14 July 2020

kdenlive nvenc profili tanimliyoruz


Video render işlemlerini hızlandırması için kdenlive‘a bir nvenc GPU render profili tanımladım. Bu tanımı oluşturmak, sadeleştirmek ve test etmek oldukça zor oldu. ffmpeg, kdenlive ve nvenc üçünün de kullandığı parametreler benzer olsada birbirlerinden farklılık gösteriyor. Bir de bunlara sürümler arası parametre farklılıkları eklenince, içinden çıkılmaz bir hal aldı ve çok fazla test yapmam gerekti.

Parametreleri oluştururken üç farklı kaynaktan yararlandım, Youtube tavsiyeleri [1], Nvidia teknik blogu [2] ve bir blogger in yazısı [3]. Umarım sizin için yol gösterici olur.

h264;
f=mp4 vcodec=h264_nvenc preset=medium global_quality=16 profile:v=high bf=3 temporal-aq=1 rc-lookahead=20 vsync=0 movflags=faststart acodec=aac ab=384k
h265;
f=mp4 vcodec=hevc_nvenc preset=medium global_quality=16 profile:v=main temporal-aq=1 rc-lookahead=20 vsync=0 movflags=faststart acodec=aac ab=384k

[1] https://support.google.com/youtube/answer/1722171?hl=en
[2] https://developer.nvidia.com/blog/turing-h264-video-encoding-speed-and-quality/
[3] https://flamy.ca/blog/2019-10-14-kdenlive-nvenc-video-settings-for-youtube.html

Hamdi Özcan – ozcan.com



20 June 2020

Yeni İnternete Doğru


Jeremy Corbyn liderliğindeki İngiltere İşçi Partisi erken genel seçimde ağır bir yenilgi aldı ve Corbyn istifa edeceğini açıkladı. Seçim sonuçlarının partisi için ağır bir yenilgi olduğunu kabul eden Corbyn, seçimi kaybetmiş olmalarına karşın seçim kampanyasında bir umut bildirisi sunduklarını söyledi. Seçim tartışmaları ağırlıkla Avrupa Birliği’nden çıkış üzerinde yoğunlaşırken gerçekten de İşçi Partisi’nin bu çemberin dışına çıkan, bir umut bildirisine yakışan, “devlet destekli, geniş bant internet hizmeti”gibi vaatleri vardı. Corbyn, 2030 yılına kadar tüm ev ve işyerlerine yüksek hızlı fiber erişim hizmeti sağlamayı vadediyordu.

Bunun için ülkenin en büyük internet sağlayıcısı Openreach’in bazı bölümlerinin devralınması planlanıyordu. Bu plan aynı zamanda yıllardır devam eden özelleştirme sürecinin geri çevrilmesi ve hükümetin çok büyük bir ulusal altyapı projesinin başına geçmesi anlamına geliyordu. Planın maliyeti 20 milyar dolar olacaktı ve yeni hükümetin harcama paketinin içinden ödenecekti. Ağın bakımı da Facebook, Google ve diğer teknoloji devlerinden alınacak vergilerle sağlanacaktı. Bu planın piyasanın işleyişine aykırı olduğunu ve dünyada eşi benzeri olmadığını iddia edenlerin yanında politik risklerine dikkat çekenler var. İnsanların ücretsiz hizmetleri sevdiğini ama böyle bir yola girildiğinde internet problemlerinde politikacıların hedef tahtasında olacağını söylüyorlar. (https://www.nytimes.com/2019/11/21/business/free-internet-britain.html).

Corbyn’nin planını eleştirenler, eğitim ve sağlık haklarında olduğu gibi ücretsiz internet tartışmasına da kendi sınıfsal pencerelerinden bakıyorlar. Rachel Connolly’nin yazdığı gibi internete kolay erişimi olmayan insanların yaşadığı zorluklardan bihaberler (https://www.theguardian.com/commentisfree/2019/nov/20/free-internet-broadband-low-incomes). Hayatın her alanı dijitalleşirken, eğitimden sağlığa internete eşit erişim hakkı yaşamsal bir ihtiyaç haline geliyor ve erişimdeki eşitsizlik, buralardaki eşitsizliği artırıyor.

İşçi Partisi’nin gündeme getirdiği “herkese yüksek hızlı fiber erişim hakkı”belediyelerin meydanlardaki ücretsiz kablosuz ağlarından ve gençlere seçimlerde vadedilen 10 GB’lık internetten çok daha farklı. Britanya, şu anda zaten oldukça hızlı bir internet altyapısına sahip. Yüksek çözünürlüklü bir film bir dakikanın altında indirilebiliyor. Bir filmi 50 saniyede indirmekle 30 saniyede indirmek arasında yaşamsal bir fark olmayabilir. Ama Miranda Hall’ın yazdığı gibi kamuya ait fiber ağlar sadece ücretsiz kablosuz bağlantı anlamına gelmiyor (https://www.socialeurope.eu/bread-roses-and-broadband-too). Ücretsiz internet altyapısı insanların iş bulmasını ve sosyal yardımlardan yararlanmasını, öğrencilerin ödev yapmasını, yaşlıların yakınlarıyla görüşebilmesini kolaylaştıracak. Ama daha da önemlisi enerji, taşımacılık, e-sağlık vb hizmetlerin de altyapısını oluşturacak. Bu altyapının kimin mülkiyetinde olacağı ve işletileceği söz konusu sektörlerin de geleceğini belirleyecek.

Dijital altyapının tasarımı, ekonominin ve toplumun tasarımını da şekillendirecek politik bir tartışma. İnternet omurgasının kâr odaklı yatırımcılar tarafından kontrol edilmesi son yıllarda veri çıkarıcılık (data extractivism), veri sömürgeciliği (data colonialism) veya gözetim kapitalizmi (surveillance capitalism) olarak adlandırılan mantığın (insani ve çevresel maliyetlere aldırmaksızın herşeyi dijitalleştir ve paraya çevir!) devamını ve güçlenmesini sağlayacak.

Kamusal internet ise her şeyden önce, altyapı hizmetlerinin adil dağıtımı anlamına geliyor. Hall’ın işaret ettiği gibi piyasa koşullarında hizmet sağlayıcılar zengin kentsel alanlara yoğunlaşıyorlar ve bunun sonucunda ırksal ve sınıfsal eşitsizlikleri yeniden üretiyorlar. Devlet yönetimindeki bir planlama, internet erişim hizmetinin adil dağılımını sağlayabilir. Altyapının kamusal sahipliği, ulaşım, elektrik ve su gibi diğer hizmetlerinin planlanmasında toplumcu politikaların önünü açacaktır.

İnternetin son yıllardaki dönüşümünü ve buna karşı geliştirilebilecek politikaları bu bağlamda ele almak gerekiyor. Bu yazıda, bu dönüşümün temellerini, belli başlı aktörleri ve karşı karşıya olduğumuz sorunları tartışacağım. Yeni internetle gelen sorunlara karşı geliştiren toplumcu politikaları ve deneyimleri ise başka yazılarda ele alacağım.

2000’li yıllar: Ticarileşme ve Hükümetlerin Artan Kontrolü

1970’li yılların başında, ABD’nin devlet kurumlarının vesayetinde doğan internet, ilk başta ABD Savunma Bakanlığı’na bağlı bir devlet kurumu olan DARPA’nın (Defense Advanced Research Projects Agency) gözetiminde ilerliyordu. 1985’de projeyi sivil bir kuruluş olan Ulusal Bilim Kurumu (National Science Foundation) devraldı.

İnternetin ilk yıllarında şirket ve hükümet fonlarının birleşimiyle gevşekçe organize edilen ortak projeler, üniversite, şirket ve kamu araştırma laboratuvarlarını bir araya getiren karmaşık bir birliktelik oluşturmuştu. En ileri teknolojilere sahip olduğu düşünülen komünist düşmana karşı merkezi planlamayı tercih eden, hiyerarşi ve sıkı denetime eğilimli soğuk savaş zihniyeti aynı zamanda nükleer savaş tehdidine karşı dayanıklı ve dağıtık bir ağ yapısı da istiyordu. Bunun yanında internet, mucitlerinin kültürlerinden kaynaklı ademimerkeziyetçi öğeler de içeriyordu. İnternetin oluşum dönemine damga vuran bir diğer gelişme ise ABD’nin en büyük telekomünikasyon firması olan AT&T’nin devletin müdahalesiyle parçalanması oldu. Müdahale sonrası AT&T tekel konumunu kaybetmişti ve neoliberal rüzgarlar esiyordu. ABD hükümeti, kamu tarafından sahiplenilecek ve işletilecek bir ulusal veri iletişim sistemine pek sıcak bakmıyordu. 1960’larda gündeme gelen kamusal bilgisayar hizmeti vizyonu rafa kaldırılmıştı. Bu serbest ortam teknolojik gelişmeyi hızlandırdı ama kuralsızlığın kurallaşması bugün karşı karşıya olduğumuz birçok sorunun temelini oluşturdu.

Mosco (2017), yeni teknolojik sistemlerin belirsizliklerle dolu ve ticari potansiyellerini ortaya çıkarmanın zor olduğunu belirtiyor. Bu nedenle, zamanın büyük firmaları temkinli yaklaşarak AT&T’nin internet versiyonu olmayı göze alamadılar. İnternetin ticari potansiyeli hakkındaki belirsizliğin yarattığı boşluk bilim insanlarının ve programcıların interneti enformasyonun tüm vatandaşlar tarafından tamamen erişilebilir olduğu temel bir servis vizyonuyla ele alabilmelerini kolaylaştırdı. Bu vizyona göre amaç, en fazla sayıda vatandaş için mümkün olan en iyi erişim ve kontrolü sağlamaktı ve enformasyonun düzenlenmesi ve kontrolü temsilci kuruluşlar tarafından yerine getirilecekti. Yönetim sorunu yerel, bölgesel, ulusal ve uluslararası düzeylerde merkezi ve ademimerkeziyetçi yaklaşımların bir bileşimi olarak aşılmaya çalışıldı.

90’lı yıllarda güçlenen özgür yazılım hareketi, yalnız internetin kullanıcı tabanını genişletmekle ve çeşitlendirmekle kalmadı. Bunun yanında internetin, ilk aktörlerinin öngöremediği biçimlerde geliştirilebilmesinin de önünü açtı. Hacker kültürü, internetin ademimerkeziyetçi yapısını ilerleten, bilişim hizmetlerinin daha geniş kesimlerce kullanılabilmesini sağlayan katkılarda bulunurken bu dönemde şirketlerin de internetin finansal değerini anladığını, bazı hackerların iş insanına dönüştüğünü görüyoruz. Sonrasında internetteki her tıkın izlenip kaydedilmesinin kişiye özel reklamlar için eşsiz fırsatlar sunduğunu fark eden şirketler, interneti bir ticari araca çevirmek için etkili adımlar atmaya başladılar.

2000’li yıllara gelindiğinde karmaşık, çelişik ve bireysel kullanıcıların, şirketlerin, hükümetlerin ve tüm dünyadaki toplumsal hareketlerin müdahaleleriyle sürekli yeniden üretilen bir internetimiz vardı. O zamanki tartışmalarda ticarileşme ve hükümetlerin artan kontrolü internet için iki büyük tehdit olarak görülüyordu. Ama görülen emarelere karşın internetin ademimerkeziyetçi “doğa”sının buna izin vermeyeceğine dair bir iyimserlik vardı.

Fakat o zamanlar ticarileşme derken ilk akla gelen web sitelerinde reklamların içeriğin önüne geçmesi oluyordu. Neyse ki ana sayfasına reklam almayan Google gibi iyi (!) şirketler vardı! Google hala reklamsız ana sayfasıyla övünebilir. Ama 2010’lu yıllarda bulut bilişim, büyük veri analizi ve nesnelerin interneti üzerinde yükselmeye başlayan yeni internette ana sayfaya reklam almanın ya da almamanın artık pek fazla bir önemi kalmadı.

Mosco’nun (2017) altını çizdiği gibi son yıllarda üç teknolojinin iç içe geçtiğine ve giderek daha çok gündelik hayatın bir parçası olduğuna şahit oluyoruz: Bulut bilişim, büyük veri analizi ve nesnelerin interneti. Bu değişim sürecinde, internette ve ona yön veren değerlerde köklü değişimler yaşanıyor. Bulut bilişim, enformasyonu veri merkezlerine depoluyor ve işliyor; büyük veri analizi veri merkezlerinde saklanan veriyi analiz etmenin ve ondan yararlanmanın araçlarını sağlıyor; nesnelerin interneti, algılayıcılara sahip cihazları elektronik iletişim ağlarına bağlayarak veri miktarını artırıyor ve çeşitlendiriyor. Bu üç teknoloji, her geçen gün daha çok iç içe geçerek internetin demokratik, ademimerkeziyetçi ve özgür yazılıma dayalı yapısını hızla ortadan kaldırıyor.

Bulut bilişim merkezleri dev veri ambarları olmalarının ötesinde ham veriye değer katan enformasyon fabrikaları olarak karşımıza çıkıyor. Hava verisi, hava tahminine; nüfus verisi, okul inşa etme ve kapatma planına; suç verisi, polisleri konuşlandırma planına dönüşüyor. Büyük veri analizi ile istatistiksel araçlar, çok geniş veri kümelerine uygulanarak kestirimsel algoritmalar geliştiriliyor. Bu algoritmalar ile insanların ev kredisi veya sosyal yardım için uygunluğu, suç işleme olasılığı veya organ nakli için uygunluğu hakkında kestirimlerde bulunuyor. Nesnelerin interneti ise gündelik hayattaki nesnelere gömdüğü algılayıcı ve işlemcilerle nesneleri izliyor, kayıt altına alıyor ve bu nesnelerin birbirleriyle iletişime geçebilmesini sağlıyor. Nesnelerin interneti, endüstriyel ve enformasyonel uygulamaları kökten değiştirmeyi, küresel tedarik zincirlerini akılcılaştırmayı, akıllı şehirler ve evler yaratmayı, büroları ve fabrikaları yeniden inşa etmeyi ve bedenleri izleme kabiliyetini genişletmeyi hedefliyor.

Mosco’ya (2017) göre bu üç teknolojinin yakınsaması internette yeni bir döneme işaret ediyor. Başkalarını öncelikle teknoloji aracılığıyla deneyimleme eğilimini derinleştirmelerinin yanında insan ve dijital makine ilişkisini değiştiriyorlar. Önceden internet bağlantısı, bilgisayar, tablet ve akıllı telefon gibi dışsal cihazlar aracılığıyla gerçekleştirilirken yeni internetin dijital ağları, insan bedeni de dahil olmak üzere her yere yayılıyor. Dijital teknolojiler her yere yayıldıkça elektriğin gelişiminde olduğu gibi hayatın her alanına sızıyor, sıradanlaşıyor ve görünmez oluyor.

Bulut Bilişim

Su değirmeni feodalizmi, buhar makinesi kapitalizmi, bilgisayar enformasyon çağını yaratmıştır diyerek kestirmeden bu üç teknolojinin toplumsal sonuçlarına odaklanmak mümkün. Diğer uçta ise teknolojilerin toplum tarafından belirlendiği ve şekillendirildiği tezi var. Buna göre, ortaya çıkan feodal, endüstriyel ve enformasyonel toplumlar, zamanın iktidar yapıları ve toplumsal ilişkilerine uygun teknolojiler yarattılar. Mosco (2017), teknoloji ve toplum ilişkisini açıklamaya çalışan her iki görüşün yararlı yanları olabileceğini kabul etmekle beraber arada bir konum alıyor: Teknoloji, toplum ve bireyler karşılıklı olarak birbirlerini oluştururlar. Her aşamada birbirlerinin gelişimine ve oluşumuna katkıda bulunur, temel bir nedensellik belirlenimi olmaksızın önemli sınırlar koyarlar. Bu nedenle, bulut bilişimi tartışırken iktidar yapılarını ve toplumsal ilişkileri; bulut bilişimin şu anki mimarisinde etkili olan politik kararları atlamamak gerekiyor.

Bulut bilişim, veri analitiği ve nesnelerin internetinden önce ortaya çıkan bir teknoloji. Adını, mühendislerin diyagramlardaki ağları göstermek için kullandığı sembolden alıyor. Bu sembol, 1994’e kadar aynı zamanda interneti temsil ediyordu (https://tr.wikipedia.org/wiki/Bulut_bili%C5%9Fim). Mosco’nun (2017) işaret ettiği gibi birçok insan bulut bilişimi bir pazarlama taktiği olarak görüyor. Kısmen haklılar da; bir açıdan eskinin yeniden paketlenerek pazarlandığını söyleyebiliriz. Dünyadaki bilgisayar sayısının daha az olduğu günlerde terminaller verinin ve zekanın depolandığı zaman paylaşımlı sunucu bilgisayarlarına bağlanıyorlardı. Ancak 1975’te ilk kişisel bilgisayarların ortaya çıkması, insanların verilerini ve programlarını kendi bilgisayarlarında saklamaya başlamasıyla bu bilişim modeli ortadan kalktı. Şimdi bulut bilişimle geçmişe dönüyoruz, eski düşünce yeni bir biçimde karşımıza çıkıyor.

Türk Standartları Enstitüsü bulut bilişimi “işlemci gücü ve depolama alanı gibi bilişim kaynaklarının ihtiyaç duyulan anda, ihtiyaç duyulduğu kadar kullanılması esasına dayanan, uygulamalar ile altyapının birbirinden bağımsız olduğu ve veriye izin verilen her yerden kontrollü erişimin mümkün olduğu, gerektiğinde kapasitenin hızlı bir şekilde arttırılıp azaltılabildiği, kaynakların kullanımının kolaylıkla kontrol altında tutulabildiği ve raporlanabildiği bir bilişim türü”olarak tanımlıyor. ABD Ulusal Standartlar ve Teknoloji Enstitüsü’ne göre bulut bilişimin beş temel özelliği var:

1. Talep üzerine selfservis (On-demand self-service): Tüketici, sunucu zamanı ve depolama gibi özellikleri gereksinim duydukça otomatik olarak (insan etkileşimine gerek duymaksızın) servis sağlayıcıdan sağlayabilir.

2. Geniş Ağ Erişimi: Çeşitli istemciler (mobil telefonlar, iş istasyonları, dizüstü bilgisayarlar, tabletler) ağ üzerinden, standart mekanizmaları kullanarak sunulan hizmetlerden faydalanabilir.

3. Kaynak Havuzu: Birden çok tüketiciye aynı anda hizmet verilir. Tüketiciler, kullandıkları kaynağın yerini bilmeksizin, karşılarında tek bir kaynak varmışcasına hizmetlerden faydalanırlar.

4. Hızlı esneklik: Bulut sisteminin yetenekleri, hızlı bir biçimde artırılabilir ya da azaltılabilir. Tüketiciler, sistemin kaynaklarını sınırsız olarak algılarlar.

5. Ölçülebilirlik: Sunulan hizmetler, hem servis sağlayıcı hem de tüketici tarafından izlenebilir ve ölçülebilir.

Bunlar bulut bilişimin resmi ve umut vadeden tanımları. Yapılan tanımların dışında bulut bilişim için önerilen eleştirel tanımlar da var. Bu tanımların başında “başkalarının bilgisayarlarını kullanarak hesaplama yapmak” geliyor. Gerçekten de bulut bilişimle bireyler bir zamanlar kişisel bilgisayarlarımızda sakladığımız verileri artık birkaç şirketin elindeki veri merkezlerinde saklıyor, kendi bilgisayarına ayrı bir yazılım kurmak yerine şirketlerin sunduğu yazılım hizmetlerinden yararlanıyorlar. Bireylerin yanında şirketler de aynı eğilimde. BT departmanlarının yaptıkları işleri bulut merkezlerine havale ediyorlar. Bu nedenle bulut, “işleri dışarıya yaptırmanın sonraki adımı” olarak da tanımlanıyor. Şirketler ve kurumlar, kendi içlerinde bir veri merkezi tutmaktansa buluttan yararlanmayı daha kârlı bulabiliyorlar. Artık yazılımları güncellemek ve güncelleme sorunlarıyla uğraşmak için BT personeli istihdam etmelerine gerek yok. BT işlerinin yanında salesforce.com örneğinde olduğu gibi personel, muhasebe, hukuk vb işlevler de buluta taşınabiliyor.

Bulut bilişim, bulut imgesinin ardına saklanarak bulutun maddi temellerini ve sorunlarını gizleyebiliyor. Oysa bulut bilişim, birbirine bağlı binlerce sunucu, veri merkezi ve bunları bağlayan telekomünikasyon altyapısının dikkatli bir şekilde planlanmasını ve çok büyük yatırımları gerektiriyor. Bulut merkezlerinin deprem ya da hava felaketlerinin yaşanabileceği yerlerde inşa edilmemesi gerekiyor. Geniş arazilerin yanında sunucuların 7×24 çalıştırabilmesi için büyük enerji kaynaklarına ve bir arızada hemen devreye girebilecek ek güç kaynaklarına gerek var. Bir başka problem ise aşırı ısınan sunucuların soğutulması. Bu nedenle, bulut bilişim merkezleri için enerjinin ve soğutma için kullanılabilecek suyun bol olduğu bölgeler (Kanada’nın Quebec bölgesi gibi) tercih ediliyor. Ancak bulut bilişim merkezleri uzak bölgelere inşa edildiğinde bu sefer de veri merkezlerini küresel ağa bağlamak için gereken telekomünikasyon maliyeti artıyor.

Bulut bilişime kullanıcılar açısından baktığımızda ise şu soruyu sormamız gerekiyor: Bilgisayarlarında verilerimizi sakladığımız “başkalarına” ne kadar güvenebiliriz? Şirket, iflas ederse veya daha kârlı bir alana yönelmeye karar verirse ne olacak? Kurumların BT birimlerini kapatarak buluta geçmek kolay uygulanabilir bir karar olmasına karşın herhangi bir sorunda tam tersi bir kararı almak kalifiye personel bulma zorluğu nedeniyle zor olacaktır.

Hukuksal tartışmalar da var. Bulut sağlayıcı, çeşitli nedenlerle dünyanın farklı bölgelerinde bulut merkezleri inşa ettiğinde bu ülkenin yasalarına göre hareket etmek zorunda kalabiliyor. Örneğin, AB’deki bir bulut merkezindeki veri mahremiyet ihlaline karşı daha güçlü bir güvenceye sahipken ABD’de mahremiyet ikinci planda olabiliyor.

Son olarak, bulut bilişimin az sayıda şirket ve kurumun ana bilgisayarlara sahip olduğu, kişisel bilgisayar öncesi günlere bir geri dönüş olduğuna dikkat etmek gerekiyor. Kullanıcıların ellerinde bir zamanların kişisel bilgisayarlarından daha güçlü akıllı telefonlar var. Ama ne yazık ki şirketlerin bulutlarına bağımlı akıllı telefonlu kullanıcılar, kişisel bilgisayarlı kullanıcılar kadar interneti dönüştürme, teknolojiyi yeniden yaratma potansiyeline sahip değiller!

Büyük Veri Analizi

Büyük veri analizi, geniş veri kümelerinin nicel analizini ifade ediyor. Veri kümeleri analiz edilirken genellikle o anki davranış ve eğilimler hakkında sonuçlara ulaşılıyor ve geliştirilen algoritmalar yardımıyla gelecek hakkında kestirimlerde bulunuluyor.

Büyük veri analizi ilk günlerinde sosyal bilimlerde kritik bir tartışma başlatmıştı. Chris Anderson 2008’te Wired’de yayımlanan yazısında teorinin sonunun geldiğini iddia ediyordu (https://www.wired.com/2008/06/pb-theory/). Anderson, yeterli veri ve buna uygulanacak matematikle sayıların sosyal bilimlerdeki teorilerin yerini alacağını öne sürüyordu. Böylece ampirik gözlem ve deneyim verileri üzerinde duran August Comte’un 19. yy’da ortaya attığı pozitivizm, büyük veriyle yeniden doğuyordu. Sonraki yıllarda hükümet kuruluşları, şirketler, sivil toplum örgütleri ve hatta toplumsal hareketler veride korelasyonlar aramaya ve kestirimsel algoritmalar geliştirmeye çalıştılar.

Büyük veri analizi hakkındaki çılgınlık raporlara ve gelecek hakkındaki öngörülere de yansıyordu. Gartner 2012’de, 2020 yılında 200 bin veri bilimcisi eksiği olacağını iddia ediyordu. Bundan beş yıl sonra ise fikrini değiştirerek otomasyonun var olan veri bilimi işlerinin %40’ını ortadan kaldıracağını öne sürdü. Değişen iddialara ve nicel analiz hakkındaki abartılı düşüncelere karşın önde gelen büyük veri toplayıcıları veri analiziyle kendi iş modellerini geliştirdiler. Google ve Facebook, hedefli reklamcılıkta başarılı sonuçlar elde ederken Amazon müşterilerine daha uygun ürünler önerebildi ve perakende satışlarını iyileştirebildi.

Büyük veri analizi yalnız bu internet şirketleriyle sınırlı kalmadı. Kamu hizmeti sağlayıcılar, enerji ihtiyaçlarının öngörülmesini iyileştirmek ve talep değişikliklerine daha etkin yanıt vermek için akıllı ev ve iş sayaçlarından toplanan verilerle müşteri profillerini karşılaştırmaya başladılar. Çiftiçiler, hava fotoğrafçılığı yapan İHA’lardan (İnsansız Hava Aracı) yararlanıyor; mahsul verimini, su ve böcek ilacı kullanımını dikkatlice izliyor ve elde ettikleri verileri analiz ediyorlar. Sağlık endüstrisindeki araştırmacılar, bulaşıcı hastalıkların yayılımını tahmin etmek için büyük veri analizinden yararlanıyorlar. Farklı popülasyonlardaki mutlak refah ve ölüm oranlarını tahmin etmek için algoritmalar geliştiriyorlar. Sigorta şirketleri ve kredi büroları, büyük veri analizi yardımıyla risk değerlendirme süreçlerini iyileştiriyorlar. Büyük veri analizi, kamu hizmetlerinin sunumunda önemli bir araç haline geliyor. Büyük veri araştırmacıları daha yaşanabilir ve sürdürülebilir şehirler yaratmak için ulaşım, enerji kullanımı, çevre kirliliği, atık yönetimi ve vatandaşların sağlığı konularında toplanan verilerden yararlanmaya çalışıyorlar.

Fakat tüm bu uygulamalara rağmen Anderson’un öngörüsü gerçekleşmedi ve büyük veri analizi sosyal bilimlerde teorinin yerini alamadı. Anderson’un meydan okumasından birkaç yıl sonra büyük veri analizinin sınırlılıkları anlaşıldı. Örneğin 2009 yılında, Google araştırmacılarının Google’daki aramalardan yola çıkarak grip salgınının yayılmasını klasik yöntemlerden daha önce tahmin etmeleri etkileyici bir başarı olarak sunulmuştu. Ama 2012-2013 grip sezonunda aynı başarıyı tekrarlayamadılar. Çünkü zaman içinde kullanıcıların arama alışkanlıkları ve medyanın konuya yaklaşımı değişmişti.

Google’ınki etkisi ve sonuçları sınırlı bir başarısızlıktı. Ama IMF, AB ve diğer önemli kurumların yürüttüğü bir başka çalışmada büyük veri analizinin fark edilmesi zor ancak büyük insani sonuçları olabilecek hatalara yol açabileceği görüldü. Söz konusu çalışmada büyük veri analizi yardımıyla ulusal borç ve ekonomik büyüme arasındaki ilişki araştırılıyordu. Araştırma sonuçları, sosyal programlarda harcama kesintileri yapan sıkı ekonomik önlemleri hayata geçirmek için kullanıldı. Bu önlemlerin kısa vadede sıkıntılar yaratacağı ama uzun vadede sosyal yararları olacağı savunuluyordu. Araştırmanın yazarları akademik yıldızlar olmuştu. Ta ki bir doktora öğrencisi bu parıltılı tabloyu altüst edene kadar. Öğrencinin çalışmada bulduğu bazı çizelge hataları çok açıktı; ama bazıları değişkenlerin nasıl ağırlıklarındırıldığı ile ilgiliydi ve but tip hataları çok geniş enformasyon içeren çalışmalarda fark edebilmek oldukça zordu.

Obama 2012’de başkan seçildiğinde bu başarıda bulut bilişim ve veri analizinin önemli bir rolü olduğu düşünülüyordu. 2016’daki seçimde öncesinde analizler, Hillary Clinton’un seçimi %70-%99 ihtimalle kazanacağını iddia ediyordu. Burada, büyük veri analizini aklamak için Donald Trump’ın büyük veri analizinden yararlandığını savunanlar çıkacaktır. Fakat Clinton’un seçim gezilerini analistlerinin önerileri doğrultusunda gerçekleştirdiğini; kolayca kazanabileceği söylenen yerlere gitmediğini görmezden gelmeyelim. Mosco’nun (2017) belirttiği gibi belki anket sonuçlarından etkilenen bazı seçmenler sandığa gitme gereği duymadılar; ama neden her ne olursa olsun (Brexit oylamasında da olduğu gibi) analizciler, statükoya karşı öfke gibi bazı şeyleri istatistiksel olarak ölçmenin mümkün olamayacağı hakkında iyi bir ders aldılar.

Mosco (2017) büyük veri analizinin yararsız olmadığını; sadece araştırma yöntemlerinden biri olması ve dikkatli olarak yürütülmesi gerektiğini; verilerin kendi kendine konuşmadığını, veriye sesini verenin bağlamı ve tarihselliği dikkate alan teori olduğunu düşünüyor. Büyük veri analizi her soru için yanıt doğru yanıt olmayabilir. Büyük veri ne kadar büyük olursa olsun, insan öznelliğini açığa çıkarmaya çalışan derin gözlem ve görüşmelere dayanan nitel araştırmanın yerini alamayacaktır. Ayrıca korelasyonun nedensellikle aynı şey olmadığını hiçbir zaman akıldan çıkarmamak gerekiyor. Apaçık korelasyonlar diğer etkenleri ihmal ettiğinden yanıltıcı olabiliyor. Örneğin, insanların Google aramalarıyla grip salgınının yayılması arasında ilk başta bir korelasyon olmasına rağmen medyanın salgına fazla yer vermesi salgına olan ilgiyi ve dolayısıyla aramaları artırdı; bunun sonucunda ilk algoritmik model yeni koşullarda doğru kestirimlerde bulunamadı.

Nesnelerin İnterneti

Nesnelerin interneti, ağlar üzerindeki nesnelerin ve canlı organizmaların algılayıcılar yardımıyla etkinliklerini ölçen, izleyen ve kontrol eden bir sistemdir. Giyilebilir teknolojiler, akıllı ev cihazları, montaj hatlarındaki robotlar, İHA’lar vb nesnelerin interneti teknolojisinden yararlanırlar.

Bulut bilişim ve büyük veri analizi hakkında ortaya atılan, bunların tamamen yeni olmadığı hakkındaki iddialar nesnelerin internetinde de karşımıza çıkıyor. Algılayıcılar otuz yıldır kimya, ilaç, üretim ve madencilik endüstrilerinde iş süreçlerini iyileştirmek için kullanılıyorlar. Mosco’ya (2017) göre üretim süreçlerinde algılayıcıların kullanımı eski olmasına rağmen son yıllarda maliyetlerinin düşmesi ve cihazlara eklenebilen daha fazla bilgisayar gücü sayesinde daha yaygın ve etkili kullanılabiliyorlar. Ayrıca genişleyen küresel internet ağı, nesnelerin interneti teknolojisinin gelişimine katkı sağlıyor.

Mosco (2017), nesnelerin interneti ifadesinin tam doğru bir ifade olmadığına dikkat çekiyor. Nesnelerin interneti teknolojileri, yalnız nesneleri değil, insanları da elektronik olarak birbirine bağlıyor. İnsanların derilerinin altına yerleştirilen çipler, giriş çıkışları parolayla doğrulamanın yerini alabiliyor ve böylece işyeri gözetimini derinleştirebiliyor. Bunun yanında internet, nesnelerin birbirine bağlandığı tek ağ değil. Şirketler ve hükümetler kendi özel ağlarını oluşturabiliyorlar.

Nesnelerin interneti hakkındaki haberler ve analizler daha çok bu teknolojinin kullanımını özendirmek üzerine kurulu ve nesnelerin internetini ütopik bir söylem çerçevesinde ele alıyorlar. Fakat nesnelerin interneti, beklenmedik teknolojik karmaşıklıklar nedeniyle kusursuz bir işleyişe sahip olmadığı gibi ciddi güvenlik sorunları içeriyor. Bu nedenle, “nesnelerin saldırıya açık interneti” olarak da anılıyorlar. Uzmanlar, nesnelerin internetinin hızla dünyayı altüst edecek bir uygulama olmadığını aksine yavaş gelişen bir teknoloji olduğunu belirtiyorlar.

Nesnelerin interneti, küresel sistemin ekonomik ve politik bir talebi olarak gelişiyor. Şirketler nesnelerin internetini daha verimli örgütlenebilecek bir üretim sürecinin aracı olarak görüyorlar. General Electric ve IBM gibi eski şirketler, robotik üretimi genişleterek, gelişmiş tarama ve izleme yeteneklerinden yararlanarak ve büyük veri analizini kapsamlı bir şekilde kullanarak endüstriyel üretimin yeniden yapılandırılmasında söz sahibi olmaya çalışıyorlar.

Fakat CISCO’nun 2017’de yayımlanan raporuna göre her dört nesnelerin interneti projesinden üçü başarısızlıkla sonuçlanıyor. Beklenmedik teknolojik karmaşıklıklar nedeniyle kusursuz bir işleyiş olmadığı gibi ciddi güvenlik sorunları var. Korsanlar 2,5 milyon nesneyi, alan adlarını yöneten bir şirketin sunucularına yönlendirerek Netflix ve Reddit de dahil olmak üzere bazı sitelere erişimi engellediler. Burada temel sorun, üreticileri ürünlerinin güvenlik açıklarıyla fazla ilgilenmeden satmaya eğilimli olmaları. Normalde düzenleme kelimesiyle arası pek sıcak olmayan bazı sanayiciler bile büyük piyasa başarısızlıklarını önlemek için hükümetin güvenlik sorununa karşı düzenlemeler talep ediyorlar.

Her üç teknolojiyi günümüzde bir bütün olarak düşünmek gerekiyor. Bulut, gerekli depolama ve işleme kapasitesini sağlıyor; büyük veri saklanan bu enformasyona yeni değer katma fırsatları yaratıyor; nesnelerin interneti, sistemin yakıtı olarak değerlendirilen veriyi topluyor. İşyerlerindeki robotlardan otonom araçlara ve silahlandırılmış İHA’lara kadar teknolojik yenilikler bu üç teknolojinin üzerinde yükseliyor. Ancak Mosco (2017), bu teknolojilerin yakınsaması hakkında konuşmanın bunu uygulamaktan çok daha kolay olduğunu da ekliyor. Bu teknolojilerin sürekliliğini sağlamak için karmaşık tasarım ve mimariler gerekebiliyor. Tüm hesaplamaları buluta taşımaksızın yerelde yapmayı öneren sınır bilişim (edge computing) gibi alternatif ve tamamlayıcı mimari seçenekler gündemde. Sınır bilişim, özellikle nesnelerin internetinde yanıt süresini geliştirmek ve bant genişliğinden tasarruf etmek amacıyla hesaplamayı ve veri depolamayı buna ihtiyaç olan yere yakınlaştırmayı hedefleyen dağıtık bir bilişim paradigması. Ancak bu sadece teknik bir tartışma değil; aktörler arasındaki güç ilişkileriyle de ilgili. Örneğin bulut sahipleri kendi konumlarını sarsabilecek sunucusuz ya da sunucunun önemini azaltabilecek mimarilere sıcak bakmayabilirler.

Bu üç teknolojiye sahip olanlar ve onun gelişimine yön verenler yeni internetin arkasındaki en büyük güç.

Büyük Beşli ve Diğerleri

İnternet, sadece Büyük Beşli olarak adlandırılan Apple, Google, Microsoft, Amazon ve Facebook’tan oluşmuyor; başka aktörler de var. Fakat bu beş şirket hem finansal değerleri hem de yeni internetin üç temel teknolojisi üzerindeki etki ve kontrolleriyle öne çıkıyorlar. Zaman zaman karşı karşıya gelseler bile her biri farklı alanlarda etkililer.

Apple, en başta bir donanım firması ve akıllı telefonlarla beraber önemli bir sıçrama yaptı. Amazon, Microsoft ve Google’dan farklı olarak sadece kendi müşterilerine hizmet veren bir buluta sahip. Giyilebilir teknolojilere ve sürücüsüz arabalara yönelik yatırımları var. Ama Apple, daha gizli yürütülen sürücüsüz araba projesi hakkında fazla bilgi vermemeyi tercih ediyor.

Google’ın en önemli gelir kaynağı hedefli reklamcılık. Google, özellikle büyük veri analizi ve nesnelerin interneti teknolojilerinde öne çıkıyor. Bir zamanlar ana sayfasına reklam almamakla övünen şirket geçen yıl internet reklamlarıyla ilgili hizmeti AdSense’de piyasa hakimiyetini kötüye kullandığı için AB tarafından 1,49 milyar avro para cezasına çarptırıldı. Google, Apple’dan farklı olarak çok farklı alanlarda faaliyet gösteriyor: Akıllı telefonlar, sürücüsüz arabalar, akıllı ev aletleri, akıllı şehirler vs. Son beş yıl içinde Amerikan eğitiminde belirleyici bir yere geldi. Geçen ay çıkan haberlerde Google’ın milyonlarca kişinin sağlık verisini topladığı hakkında iddialar vardı.

Microsoft, işletim sistemi ve ofis uygulamalarındaki tekel konumuyla öne çıkıyor. Son yıllarda ürünlerini buluta taşıyarak iş modelinde bir değişikliğe gitti. Buluta büyük yatırım yapan şirketlerden biri ve bulutu BT çalışanı sayısını azaltmanın bir yolu olarak görüyor. Microsoft bulut bilişimde depolama ve temel hizmetlerden fazlasını sağlıyor. Örneğin, Boeing ile yaptığı anlaşma doğrultusunda bulutunda şirketin havacılık yazılımını çalıştırıyor. Bulut, büyük veri ve nesnelerin internetindeki uzmanlığını BMW ve Renault-Nissan’a otonom araçlarını geliştirmelerine yardımcı olmak için kullanıyor.

Daha çok kitap satıcısı olarak bilinen Amazon ise aslında bulut bilişim pazarının en büyük aktörü. Amazon’un bulutu bir milyondan fazla müşteriye hizmet veriyor. Bu müşteriler arasında McDonald’s, Netflix, Airbnb, Adobe, Capital One, GE, Pinterest ve CIA var. Ambardaki ürünlerin yerine getirilmesinden İHA ile müşteriye teslimine kadar nesnelerin internetini iş kapsamında kullanmaya çalışan firmaların başında geliyor. Amazon’un bulut bilişimdeki lider konumu kendisine nesnelerin internetinde önemli bir avantaj sağlıyor. Tabi Amazon’un buradaki amacı akıllı nesneler satarak kar elde etmekten çok tüketicileri daha yakın takip edebilmek. Örneğin, akıllı (!), ihtiyacı olan deterjanı kendi kendine sipariş edebilen çamaşır makinesi gibi eşyalar, tüketimi otomatikleştirmeye ve dolayısıyla tekelleşmeye yardımcı olacak. Bu süreçte şirket müşterilerinin tüketim alışkanlıkları hakkındaki bilgilerini daha çok artıracak. Bu tehdidin farkına varan bir başka büyük perakendeci Walmart, tüm ürünlerine gömülü olacak ve tüketim alışkanlıklarını izleyebilecek bir algılayıcı için patent başvurusunda bulundu.

Facebook gücünü sosyal medyadaki etkin konumundan alıyor. İlk başta Harvard öğrencileri için geliştirilen bir projeyken günümüzde 2 milyardan fazla kullanıcının bir araya geldiği dünyanın en büyük çevrimiçi topluluğu ve önde gelen haber dağıtıcısı oldu. 2017’de, Facebook ve şirketin sahip olduğu diğer uygulamalar (Instagram, WhatsApp ve Messenger) mobil medya trafiğinin %77’sini kontrol ediyordu. Sanal gerçeklik sistemlerine yaptığı yatırımlarla nesnelerin interneti dünyasında da etkili bir oyuncu olmaya çalışıyor.

Büyük Beşli’nin gerisinden gelen, yeni internette onlara yetişmeye çalışan şirketlerin başında GE (General Electrics) geliyor. 1892’de kurulan GE, zaman zaman yayın dünyasına da girdi. Fakat asıl çalışma alanı 1997’ye kadar hep tüketici ve iş elektroniği oldu. Fakat 1997’de sanayi sermayesinden finans kapitale geçiş yaparak bir yatırım şirketine dönüşmeye çalıştı. 2008’deki küresel krizden sonra ise bu alanı terk ederek yazılım ve nesnelerin endüstriyel internetine yöneldi. Kendi fabrikalarını ve müşterilerininkini robotlar, yapay zeka ve üretim, dağıtım, satış ve bakımı da içine alacak biçimde dijital algılayıcılarla yeniden yapılandırmaya başladı. Mosco’nun (2017) vurguladığı gibi bir şirketin temel işini radikal biçimde dönüştürmesi kolay değil; ama GE 20 yılda bunu iki kere yaptı. Büyük Beşli’nin (henüz!) ele geçirmediği bir alan olan nesnelerin endüstriyel interneti pazarında liderliği ele geçirebileceğini hesapladı. GE, finans sektöründen çekildikten sonra şimdi asıl işlerine (jet motoru, petrol sondaj teçhizatı ve tıbbi cihazlar yapma) geri dönüyor. Ama bu sefer farklı olarak üretimi kalifiye işçilerle değil robotlar, üç boyutlu yazıcılar, her yerde olan algılayıcılar, kitlesel bağlantılılık ve 20. yy fabrikalarına göre çok daha az sayıda işçinin çalıştığı yeniden yapılandırılmış fabrikalarla yapmayı planlıyor. GE’nin “zeki fabrika”sı hem kendine bakacak hem de talepleri karşılayacak. Üretim sisteminde yer alan makinenin parçaları düzenli olarak operatörlerle iletişim halinde olarak, bakımı bir arıza yaşanmadan planlayacaklar ve üretim sürecini değişen şartlara ve talebe göre uyarlayacaklar.

Diğer eski şirketler ise radikal değişimler yerine bulundukları pozisyonu koruyarak daha temkinli adımlar atmayı tercih ediyorlar. Örneğin Intel, temel işinde köklü bir değişime gitmeden yeni internete ayak uydurmaya çalışıyor. 2017’de, otonom araçlar için algılayıcı ve kamera teçhizatı üreten en büyük şirketlerden birini 15,3 milyar dolara satın aldı. Intel, sürücüsüz arabalar ve endüstriyel robotlar için çip üreterek; sunucuların büyük veri kümelerini analiz etmesini, akıllı telefonların daha iyi çalışmasını sağlayan donanımlar geliştirerek sektörün içindeki yerini korumaya çalışıyor. Intel; Samsund, Qualcom,Toshiba vb şirketler gibi ön cephede gerçekleşen çatışmaların uzağında yer alıyor.

Telekomünikasyon şirketi Verizon, Yahoo’yu satın alarak Büyük Beşli’ye yetişmeye çalışıyor. IBM ise kişisel bilgisayar birimini 2004 yılında Lenovo’ya sattıktan sonra daha çok iş piyasasına yöneldi. Bu strateji doğrultusunda 2016 yılında sağlık verileri analizinde önde gelen firmalardan biri olan Truven’i satın aldı.

Bulut, BT sektörünün büyük isimlerini olumsuz etkiledi. Cisco, Hewlett-Packard ve Oracle, kurumların BT birimlerine donanım, yazılım ve hizmet sağlayarak para kazanıyorlardı. Kurumların BT birimlerini buluta taşıyarak küçülmeye gitmeleri geleneksel BT hizmetlerine olan ihtiyacı azalttı. Bunun sonucunda, bu şirketler temelinde bulutun olduğu yeni stratejiler üzerinde çalışmaya başladılar. Fakat Büyük Beşli’nin gücü dikkate alındığında işleri kolay değil.

AB, zaman zaman Büyük Beşli’nin faaliyetlerini sınırlayıcı tedbirler alıyor ve şirketlere rekor cezalar veriyor. Fakat kendi içinde bu şirketlerin uygulamalarının alternatiflerini üretemediği sürece uzun vadede başarılı olması zor. Dolayısıyla Büyük Beşli’ye en büyük medyan okuma, Büyük Beşli’ye alternatif olabilecek güçlü şirketlere sahip Çin’den geliyor. Çinli şirketler, hükümet tarafından destekleniyor ve AB’de olduğu gibi sektördeki yoğunlaşmaya ve mahremiyet kaybına dikkat eden düzenleyici kurumlar olmadığı için önemli yasal engellerle karşılaşmadan ilerleyebiliyorlar.

Çin lideri Li Keqiang’ın 2015’te önerdiği Internet+ programı doğrultusunda Çin, yeni internet yolunda önemli adımlar attı. 1990’lardaki enformasyon otoyolu ve günümüzdeki Endüstri 4.0 gibi bir vizyonu ifade eden Internet+’nın temelinde internetin, geleneksel endüstrilere uygulanması var: İnternet+Üretim Endüstrisi, İnternet+Finans, İnternet+Sağlık Sistemi, İnternet+Tarım, İnternet+Yönetim gibi uygulamalar içeriyor. Devlet destekli Çinli şirketler hem ülke içinde ABD’den bağımsız bir internet stratejisinin geliştirilmesini sağlıyor hem de uluslararası pazarda ABD’li şirketlerin karşısına güçlü bir rakip olarak çıkıyorlar.

Başlıca Sorunlar: Ticarileşme, Askerileşme, Çevre Kirliliği ve Gözetim

Ticarileşme, Metalaşma ve Yoğunlaşma

Eski, kaybolmakta olan internetin en umut verici özelliği şirketler ve hükümetler dışındaki farklı aktörlerin de internette var olabilmesi hatta kendi gereksinimleri doğrultusunda yenilikçi uygulamalarla interneti yeniden üretebilmeleriydi. Bunun sonucunda internette gerçek dünyadaki güç ilişkilerinden kısmen muaf olan kurtarılmış bölgeler ortaya çıkabiliyordu. Şirketlerin ve hükümetlerin kontrolünde oluşan yeni internet ise bir yandan ticarileşip metalaşırken diğer yandan askerileşiyor. Çevre ve mahremiyet sorunları artıyor.

Yeni internet, ABD’li şirketlerin hakim olduğu bir piyasada, piyasadaki başarıyı temel alan ticari ilkelerle yönetiliyor ve yeni interneti yönetme gücü Büyük Beşli’nin elinde yoğunlaşıyor. Amerikan şirketlerinin hakimiyeti Çin dışındaki ülkelerin bağımsız enformasyon sistemleri geliştirmelerini zorlaştırıyor. Neoliberalizmin devlet şirketlerini ve pazarın aşırılıklarını törpüleyebilecek düzenlemeleri ortadan kaldırmasıyla beraber kamu hizmeti ilkesi ve iletişim hakkı unutuldu. Artık bir vatandaş olmadan önce bir kullanıcı, tüketici ve izleyiciyiz.

Mosco (2017), ticarileşme ve metalaşmanın yanında yoğunlaşmayı da yeni internetin temel sorunu olarak görüyor. Özellikle üç temel teknoloji üzerindeki yoğunlaşma Büyük Beşli ile rekabeti zorlaştırıyor. Apple ile donanım ve uygulama piyasasında, Google ile aramada, Microsoft ile ofis yazılımı piyasasında, Amazon ile bulut bilişim ve perakendecilikte (özellikle kitap yayımında), Facebook ile sosyal medyada rekabet etmek çok zor. Bu şirketler çok çeşitli alanlarda faaliyet gösteriyorlar. Kuralsızlıklardan yararlanarak rakiplerini çapraz sübvansiyon, aşırı fiyat kırma, hükümet lobisi ve reklamla safdışı bırakıyorlar. Büyük Beşli’nin kritik noktalarda enformasyon üretimi ve dağıtımını kontrol etmesi yalnız ABD için değil, dünya için de büyük bir tehdit.

ABD hükümetlerinin bilişim teknolojileri endüstrisindeki gücün yoğunlaşmasını engellemek ya da şirketlerin faaliyetlerini düzenlemek için bir çaba gösterdiğini söylemek zor. ABD tarihinde hükümetlerin tekelleşmeye karşısı isteksizce de olsa yasal müdahalelerde bulunduğu örnek davalar (televizyon ağlarına ve AT&T’ye karşı açılan tekel karşıtı davalar gibi) var. Ancak 2001’de Microsoft’a karşı açılan tekel davasından sonra Büyük Beşli’nin yasaların radarından kaçtığı; hatta ABD hükümetleri tarafından çalışmalarının kolaylaştırıldığı görülüyor. Örneğin 1998’de Bill Clinton, herhangi bir federal, eyalet ya da yerel yönetimin internete özgü vergiler getirilmesi yasaklayan bir kanuna imza atmıştı. Bu kanun, Apple ve Amazon’a çevrimdışı dünyadaki rakiplerine karşı bir avantaj sağladı. Ayrıcalıklar Bush ve Obama yönetimlerinde de artarak devam etti. Aslında ABD hükümetleri ile şirketler arasında karşılıklı bir yarar ilişkisi var. Bu şirketlerin güçlenmesi, ABD’nin küresel politik ekonomideki gücünü artırıyor.

Askerileşme

Askerileşme derken daha çok internetin gözetim amacıyla kullanılması akla geliyor. Fakat Mosco (2017) askerileşme hakkında üç önemli uyarıda bulunuyor. Birincisi, yeni bir teknoloji çıktığında, medya daha çok bunun sivil kullanımlarıyla ilgileniyor. Ordunun söz konusu yeni teknolojiyi nasıl kullandığı veya nasıl kullanabileceği üzerinde durulmuyor. Örneğin medya, İHA’ları ele alırken heyecanla Amazon’un İHA’ları teslimatta kullanmasını tartışıyor ama ordunun İHA’ları asilere karşı kullanmasını, İŞİD gibi terörist örgütlerin İHA’larla gerçekleştirdiği saldırıları ve sivil ölümleri ya görmezden geliyor ya da gerçekten göremiyor. İkincisi, medya, dijital teknolojilerin askeri amaçlar için kullanımını tartışırken daha çok Batı karşıtı düşmanların saldırılarına (Çinli ve Rus bilgisayar korsanlarının saldırıları gibi) odaklanıyor. Oysa bu saldırılar çift yönlü gerçekleşiyor. Yalnız Çin değil, ABD de diğer ülkelere karşı benzer saldırılar düzenliyor. Üçüncüsü, ABD ordusu bilgisayar iletişiminin en büyük kullanıcısı olmasına rağmen birçok araştırmacı bunu ihmal ederek sosyal medya üzerine eğilmeyi tercih ediyor.

ABD hükümetinin kendi istatistiklerine göre Başkan Obama 542 saldırıya onay vermiş ve bu saldırılarda 3797 kişi ölmüş. Üstelik bu saldırılar, ABD kuvvetlerinin doğrudan bir savaşa dahil olmadığı Pakistan, Yemen ve Somali’de gerçekleşmiş. Saldırıyı yapan tarafın kendi güçlerini riske atmaması ve esneklik İHA saldırılarının yaygınlığını artırıyor.

İHA’lar resmi olarak ABD Hava Kuvvetleri tarafından kontrol ediliyor. CIA ise, gözetim, istihbarat toplama ve öldürme kararlarının verilmesinde etkili. CIA, insan güdümlü istihbarattan veri güdümlü istihbarata ve algoritmik karar vermeye geçiyor. Bu doğrultuda büyük veri depolama ve işleme yeteneğini geliştirmeye çalışıyor. 2014’te CIA, Amazon’un bulut hizmetlerinden yararlanmak için 600 milyon dolarlık bir anlaşma imzaladı. Mosco (2017) normal şartlarda Amazon ve CIA arasındaki bu ilişkinin soruşturma konusu olacağını vurguluyor.

Çevre Kirliliği

İster ticari ister asker amaçla kullanılsın bulut, büyük veri ve nesnelerin internetinin çevre üzerinde büyük etkisi var ve ciddi önlemler alınması gerekiyor. BT’nin maddiliği çoğu zaman göz ardı ediliyor (adı bulut olan bir şey ne kadar maddi olabilir ki?) ve çevre üzerinde olumsuz etkisinin olabileceğine pek ihtimal verilmiyor. Ancak bu teknolojiler hem enerji tüketimini artırıyorlar hem de kullanım ömürlerini tamamladıklarında kendiliğinden yok olmuyorlar. Öncelikle, sürekli çalışabilmeleri için çok fazla miktarda enerjiye gereksinimleri var. Güç kesintilerine karşı, bazen de sadece daha ucuz olduklarından çevreye zararlı dizel motorlar ve kurşun asit akümülatörleri kullanılıyor. Veri merkezlerinin soğutulması için yine bol enerji ve su gerekiyor. Ayrıca e-atık sorunu giderek büyüyor. Nesnelerin interneti hakkında konuşurken artan algılayıcı ve dolayısıyla veri miktarından övgüyle söz ediyoruz. Ama aynı çarpıcı artış e-atıklar için de geçerli!

Bulutun daha çevreci olduğuna dair iddialar da var. Merkezi veri depolama ve işleme tesislerindeki sunucu bilgisayarlarının, kurum içinde çalıştırılanlara göre daha verimli kullanılacağı ve böylece daha az enerji israfı olacağını savunuluyor. Fakat Mosco’nun (2017) vurguladığı gibi bu iddiaya yer veren raporlar merkezi sistemlere kablolu ya da kablosuz bağlantılarla belirli bir uzaklıktan erişmek zorunda kalan dağıtık sistemlerin inşası ve bakımı için harcanan parayı ve enerjiyi göz önünde bulundurmuyorlar.

Bulut şirketleri, ekonomik güçlerini ve yeni işler yaratacakları vaadini kullanarak bulut merkezlerinin inşa edildiği yerlerde vergi indirimi, indirimli enerji kullanımı ve çevre düzenlemelerinden muafiyet gibi tavizler koparabiliyorlar. Bazıları son yıllarda çevreci gruplardan gelen baskılarla güneş ve sürdürülebilir enerji kaynaklarını sistemlerine dahil edebiliyorlar. Bazı şirketler de veri merkezlerindeki ısınmayı engelleyebilmek için tesislerini daha soğuk iklimlerde inşa ediyorlar. Ama şirketler kullanıcıları olabildiğinde sitelerinde tutmak için, her ne olursa olsun, kullanıcıların bir kesinti yaşamamasını istiyorlar ve bunun için çevre dostu olmayan enerji kaynaklarının kullanımı dahil olmak üzere her türlü önlemi alıyorlar. Apple gibi çevre konusunda somut adımlar atmaya çalışan şirketler var. Amazon gibi bu konuda isteksiz olanlar da. Temel sorun, zorlayıcı bir düzenlemenin olmaması. Bu nedenle Mosco (2017), indirimli enerji kullanımı anlaşmaları, çevreyi kirleten yedek sistemler, sistemleri soğutmak için kullanılan su sistemleri hakkında sistemli bir düzenlemeye gidilmesi gerektiğini vurguluyor.

Bulutun yanında, nesnelerin interneti de çevre sorunlarına neden olabiliyor. Her şeyden önce kablosuz iletişimin kablolu iletişime göre daha çok enerjiye gerek duyduğunu unutmamak gerekiyor. Sınır bilişim gibi uygulamalar, ağın ve dolayısıyla enerjinin daha verimli kullanımını sağlayabilir. Ama nesnelerin internetinin çevre için en olumsuz etkisi e-atık sorununu büyütmesi olacak.

Batılı şirketler, e-atıkları Asya ve Afrika ülkelerine gönderdikleri için bir çok Batılı böyle bir sorunun farkında bile değil. E-atıklar, içerdikleri toksik metaller ve kimyasallar nedeniyle bu ülkelerde çeşitli sağlık sorunlarına neden oluyor. Bu e-atık bölgelerinden biri Çin’deki Guiyu bölgesi. Araştırmalara göre çevre bölgelerle karşılaştırıldığında Guiyulu çocukların %80’inde daha fazla solunum hastalığı, daha yüksek kurşun ve kadmiyum zehirliliği ve daha zayıf bilişsel performans tespit edilmiş.

Bazı şirketlerin ürünlerinin e-atıklarını Asya ve Afrika’ya gönderimini sonlandırma konusunda resmi taahhütleri var. Geri dönüşüm programları sayesinde gelişmekte olan dünyanın zehirlenmesinin önüne geçeceklerini hakkında yaptıkları açıklamalar var. Fakat süreç tam olarak denetlenmediğinden atıklardan sorumlu taşıyıcılar daha fazla para kazanmak için şirketlerden aldıkları e-atıkları bu sefer yasadışı yollardan Asya ve Afrika ülkelerine götürmeye devam ediyorlar.

Gözetim

Elektronik iletişimde mahremiyet ihlali internetle başlamadı. Özel telgraf mesajlarının çalınması daha telgrafın ilk günlerinde bile sorundu. Bunu telefonların dinlenmesi takip etti. Televizyon tek yönlü bir iletişim teknolojisiydi. Fakat ilk kablolu televizyonlara, izleyicinin istediği programı seçebileceği etkileşim özelliği eklendiğinde yine mahremiyet konusu gündeme geldi. Çünkü bir hizmet sağlayıcı izleyicilerin tercihlerini (yetişkin içerik dahil) kaydediyordu ve bu kayıt, insanların itibarlarına ve kariyerlerine zarar verebilirdi.

İnternetle kullanıcıların her hareketini kolayca takip etme olanağı doğdu. Yeni internette ise gözetimin artan bağlantılılıkla beraber daha fazla yoğunlaştığı görülüyor. Bu bağlamda, Mosco’nun (2017) yaygın gözetim algısı hakkındaki eleştirisinin önemli olduğunu düşünüyorum. Mahremiyet çoğunlukla bireysel bağlamda, insanların kaybettiği ya da kazandığı bir şey gibi algılanıyor ve çok sayıda insan sorun yaşayana kadar toplumsal bir sorun olarak görülmüyor. Ayrıca mahremiyet tartışmaları daha çok bilgisayar korsanı saldırıları gibi suç olan olaylar çerçevesinde gelişiyor. Bu bağlamda, mahremiyeti yalnız kalma hakkına veya aldığımız hizmetler (sosyal medya ve e-posta kullanımı gibi) karşılığında vazgeçtiğimiz değiş tokuş edilen bir metaya indirgememek gerekiyor. Mahremiyet, bireylerin özgelişimi ve toplumsal grupların bir topluluk oluşturması için gerekli olan psikolojik alanı sağlıyor. İnsanın eşsiz bir kimlik geliştirebilmesi için farklı şeyleri deneyimleyebileceği, risk alabileceği, kendini tanıyabileceği bir psikolojik alana gereksinimi var. Sosyal gruplar, tutarlı ve uyumlu bir grup kimliği geliştirmek için kendi kendilerini yönetebilecekleri bir alana ihtiyaç duyuyorlar.

Buna karşın, mahremiyeti vazgeçilebilir ve değiş tokuş edilebilir bir şey olarak gören iş modelleri giderek yaygınlaşıyor. Şirketlerin ve hükümetlerin faaliyetlerini düzenleyen kurumlar ve yasaların yokluğunda gözetim giderek daha boğucu hale geliyor.

***

Amacım karamsar bir tablo çizerek internetteki tehlikeleri sıralamak değil. Metalaşma ve askerileşmeyi derinleştirmek için kullanılan ve çevreye zarar veren bu yeni internetin bir zorunluluk olmadığını; yeni internetin,

  • demokrasiyi geliştirmenin,
  • tüm dünyadaki insanları güçlendirmenin,
  • insanların yaşamsal gereksinimlerinin karşılanmasına daha fazla katkıda bulunmanın
  • toplumsal eşitliği ilerletmenin

bir aracı da olabileceğini savunan Mosco’ya (2017) katılıyorum. Ancak bunun için vatandaşların temel teknolojiler, haklarındaki veriler ve bunların nasıl kullanılabileceği hakkında söz hakkına sahip olmaları gerekiyor. Sonraki yazılarda dünyadaki mücadelelere, tekellerin yarattığı sorunlara karşı önerilen çözümlere ve deneyimlere yer vereceğim. Eski internet yok, ama yenisi için son söz daha söylenmedi…

Kaynaklar

Mosco, V. (2017). Becoming digital: Toward a post-internet society. Emerald Publishing Limited.



17 May 2020

LKD Yansı sunucusu artık HTTPS destekliyor


LKD yansı sunucusu artık https://ftp.linux.org.tr adresi üzerinden HTTPS güvenli bağlantısı ile de erişilebilir.

Dağıtımların iso kalıplarını HTTPS üzerinden indirmek için şu andan itibaren https://ftp.linux.org.tr adresini kullanmaya başlayabilirsiniz.

Eğer dağıtımınızın paket yöneticisi HTTPS protokolünü destekliyorsa, paket kaynağı adresini değiştirerek paketleri şifrelenmiş bir şekilde indirebilirsiniz. Bunun nasıl yapılacağının detayları için kullandığınız Linux dağıtımının belgelerine ve destek kanallarına başvurabilirsiniz.



04 May 2020

15 February 2020

Python ile ufak bir resim boyutlandırma betiği


Pampalar şimdi malumunuz ben linux kullanıcısıyım bu blogumdan da belli oluyordur. :P Ama tamamen alışkanlık ve kod yazmayı sevmekten dolayı konsol kullanmasını seviyorum. Geçenlerde okulda bi resim boyutlandırma ve video çevirme işlemi lazım oldu windowstaki gibi iki saat programlarla cebelleşmek yerine hemen konsoldan birer satırlık (ffmpeg ve imagamagick şahaneleri ile) kodla işimi gördüm. Burda amaç havalı görünmek değildi işi hızla bitirmekti.

Müdür yardımcımız hemen yapıştırdı siz linux kullanıyonuz ya dedi :) yani konsol falan :) Bunun konsol haricinde de yapılabildiğini anlattım ama seviyorum böyle dedim ama yine de tuttum bir de python betiği yazdım.
Adını da feriha koymadım pyresim koydum ( isim bulamadım salladım) github a da koydum ha :) alın bakın kullanın falan diye :)
https://github.com/birtanyildiz/pyresim





22 January 2019

Python'da Kullanıcı Tanımlı Hatalar


Python projelerinde kullanıcılar hata tanımlayabilir ve aynı sistem tarafından tanımlı hatalar gibi try-except içinde kullanabilir.

    Ben pebble-remote projesini geliştirirken bu hata yakalama kısmında şöyle bir sorunla karşılaşmıştım. Kullanıcı tanımlı hata sınıflarım vardı ve bu sınıfların tanımlandığı dosyanın dışında bir yerde bu tanımlanan hataları yakalamak istiyordum. Hatanın tanımlandığı python dosyasını da import ettiğim halde bu hataları yakalayamıyordum.

   Daha iyi bir yöntemi de olabilir elbet ama benim deneyerek bulduğum çözüm hata sınıfının tam yolunu yazmak oldu.

Kullanmaya çalıştığım python modülünün yapısı aşağıda:

libpebble/pebble
├── __init__.py
├── LightBluePebble.py
├── pebble.py
└── stm32_crc.py

LightBluePebble.py dosyası içinde bir hata aşağıdaki gibi tanımlanmış:


LightBluePebbleError(Exception):
def __init__(self, id, message):
self._id = id
self._message = message
def __str__(self):
return "%s ID:(%s) on LightBlue API" % (self._message, self._id)

Bu hatayı yakalamak istediğim dosya içinde  içinde modülü aşağıda şekilde import ettim:


import pebble as libpebble

Bu haliyle aşağıdaki kod hatalıydı:


try:
...
except LightBluePebbleError as e
...

Doğrusu:


LightBluePebbleError = libpebble.LightBluePebble.LightBluePebbleError

try:
...
except LightBluePebbleError as e
...


29 October 2018

Zemberek 0.16.0 Text Normalizasyonu ve gRPC sunucusu


Zemberek NLP 0.16.0 yayınlandı.  Bu sürümdeki yeni özelliklerden bazıları:

Metin Normalizasyonu
Bu özellik ile sosyal medya, forum ve mesajlaşma yazlımlarında kullanılan cümlelerdeki hatalar düzeltilmeye çalışılır. Bu işlem, metne daha sonra uygulanacak işlemlerin başarımını arttırabilir. Örnek:

Yrn okua gidicem
yarın okula gideceğim

Tmm, yarin havuza giricem ve aksama kadar yaticam :)
tamam , yarın havuza gireceğim ve akşama kadar yatacağım :)

ah aynen ya annemde fark ettı siz evinizden cıkmayın diyo
ah aynen ya annemde fark etti siz evinizden çıkmayın diyor
Bu ilk denememiz olduğu için sıklıkla hata yaptığı durumlar olacaktır. Detaylar için dokümantasyona bakınız.

gRPC sunucusu
gRPC, açık kodlu, yüksek hızlı bir uzaktan fonksiyon çağrı mekanizmasıdır. Zemberek fonksiyonlarının bir kısmına başka programlama dillerinden hızlı erişim sağlamak için kullanılabilir. Bu ilk sürümde grpc sunucusu ve kısıtlı fonksiyonlara python ile erişim kütüphanesi yayınlandı. Dokümantasyon.

Yeni morfolojik analiz modları:
Normalizasyon türü işlemler için faydalı olabilecek iki yeni analiz modu eklendi. Bunlardan ilki "informal" analiz. Bu şekilde özellikle konuşma dilinde kullanılan "yapıcam, edicem, geliyo, gidek" türü kelimelerin analiz edilip formal şekillerine dönüştürülebilmesi için mekanizmalar hazırlandı. Bu mekanizmanın kapsamını ilerki sürümlerde arttırmayı düşünüyoruz.

Diğer mod ise türkçeye özgü harfleri ihmal eden analiz mekanizması. Bu şekilde "kisi" kelimesi "kişi, kışı" çözümleri bulunabiliyor.

Yeni analiz modları için dokümantasyonu inceleyebilirsiniz.

Bu sürümde önceki sürümlerdeki API'yi bozan değişiklikler de oldu ve bazı hatalar giderildi. Eğer projeyi kullanıyorsanız güncelleme yapmadan değişiklik listesini incelemenizi öneririz. Bu sürümde yardımı olan herkese, özellikle morfoloji hatalarını bildiren Müge ve lm modelindeki problemi gideren bojie'ye teşekkürler.



16 October 2017

KRACK: WPA2 Protokolünü Hedef Alan Bir Saldırı


Kablosuz internet cihazlarımızla (bilgisayar, telefon, vb) evlerde, iş yerlerinde vs bağlandığımız kablosuz ağların çoğunu koruyan WPA2 şifreleme algoritmasını etkisiz hale getiren bir atak geliştirilmiş. KRACK adı verilen bu atak kablosuz ağların parolalarını kırmıyor, yani evlerimizdeki internete kaçak ortağımız olmuyor ancak daha kötüsü cihaz ve erişim noktası arasındaki şifrelemeyi etkisiz hale getirerek bizler ve internet arasında giden gelen bilgileri saldırgan kişilerin okuyabilir hale gelmesine yol açıyor.

Biz ne yapabiliriz bu atak karşısında? Bağlandığımız erişim noktasının şifrelemesine güvenemeyeceğimize göre ziyaret ettiğimiz web sayfalarına mümkün olduğunca https üzerinden erişmeye çalışalım, ne kadar az şifrelenmemiş web trafiği yaratırsak o kadar iyi. Ayrıca kullandığımız bilgisayarların, telefonların, modemlerin vb her fırsatta yazılım güncellemelerini takip edelim. Örneğin bir çok Linux tabanlı işletim sisteminde WPA2 şifrelemeli ağlara bağlanmamızı sağlayan wpasupplicant yazılımına gerekli yamalar geldi bile. Windows’lar için de gerekli yamalar yayınlanmış. Şu an için yapacak başka da bir şey görünmüyor.

Atak hakkında detaylı bilgiye https://www.krackattacks.com/ adresinden, atakla ilgili yayınlanan bilimsel makaleye de https://papers.mathyvanhoef.com/ccs2017.pdf adresinden erişebilirsiniz.



22 March 2017

Kullandığım Linux işletim sistemi 32bit mi? 64bit mi?


Kullandığınız bir Linux işletim sistemini siz kurmamış olabilirsiniz veya birden fazla bilgisayar ve farklı işletim sistemleri ile çalışıyor olabilirsiniz. Bu nedenle bazen kullandığımız Linux işletim sisteminin sürümünün 32 bit mi yoksa 64 bit sürümü olduğunu öğrenme ihtiyacı duyabilirsiniz. Bunu terminal ekranından aşağıdaki kod ile hızlıca öğrenebilirsiniz.

Linux işletim sisteminin 32bit mi 64 bit mi olduğunu öğrenmek için;

uname -a

kodunu terminal ekranına yazdığımızda karşımıza çıkan ibarelerde i686 i386 geçiyor ise 32bit, x86_64 ibaresi geçiyor ise 64bit olduğunu anlayabiliriz.

i686 i386 32bit
x86_64 64bit

Bu işlemi terminal penceresinden 4 farklı şekilde daha yapabilirsiniz.

dpkg –print-architecture

getconf LONG_BIT

arch

file /sbin/init



31 May 2016

Bilgisayar Mühendisliği


Ekşisözlük'teki bilgisayar mühendisliği tanımlarına bakınca, "bilgisayar mühendisi mimar, programcı ameledir", "utp kablo takmayı bilmezler", "temeli hardware'dir", "programlamayla alakası yoktur", "bilgisayar bilimlerinden farklı bir şeydir", "asıl işi işlemci tasarlamak" gibi saçmalıklar arasında kayboluyorsunuz.

Bu da şaşırtıcı değil çünkü bazı hocalar ve mezunlar bile bu yanlış fikirleri yaymaya devam ediyor.

Bilgisayar Mühendisleri Odası'nın şu kuruluş raporuna bakın:

Meslek Alanında Yaşanan Tahribat (sayfa 9): ...sektör kamu ile akademiden ziyade serbest piyasa koşulları içinde büyümüş... kamusal düzenleme olmaması (yüzünden) ülkemiz salt tüketici konumda kalmış... bilgisayar mühendisleri teknoloji ve bilim dünyasında çığır açan çalışmalara imza atmak yerine kod yazan kişiler olarak kalmışlardır.

Bu metni yazan ve okuyan hiç kimsenin aklına, "silikon vadisinde çığırları açanların kamu düzenlemesi mi vardı?", "serbest piyasa hakimiyetindeki Amerika, bilişim tüketicisi konumunda mı?" ya da "Knuth, Tarjan, Sedgewick gibi teorik araştırmacılar bile her gün kod yazıyorken bizim bilgisayar mühendislerinin ayağına bu niye bağ oluyor" gibi çok basit sorular gelmemiş anlaşılan!

Bu bilgi kirliliğine engel olmak için bazı kavramları temelden açıklamak gerekiyor.

Bilgisayar Mühendisliği

Bir çok ülkede Computer Science (Bilgisayar Bilimi) olarak geçen bölümdür. Bir uygulamalı matematik alanıdır. Temel problemleri: neleri hesaplayabiliriz (karmaşıklık, quantum), nasıl hesaplayabiliriz (algoritmalar, veri yapıları, yapay zeka, diller ve derleyiciler) ve neyle hesaplayabiliriz (bilgisayar mimarisi, ağlar, sistemler) olan bir bilim dalıdır.

Türkiye'de bir mühendislik bölümü olarak açılmasının nedeninin devlet kadrolarında mühendis olmayanların teknik kadro sayılmasının zorluğu ve yüksek maaş alamamaları olduğunu düşünüyorum.

Mühendislik iki anlamda kullanılabiliyor: Bilimsel bilginin bir şeyler geliştirmek için kullanılması ile bir profesyonel meslek dalı. Birinci anlamın bir sakıncası yok. Örneğin bir problemin çözülmesi için bir program geliştirmek bir mühendislik çalışması olarak görülebilir.

İkinci anlamda ise sıkıntı büyük. Profesyonel mühendislik, tıpkı doktorluk ya da tesisatçılık gibi bir meslektir. Denetime bağlıdır, mesleği yapanlar bir oda ya da kuruma kayıtlı olmak ve belli yeterlik şartlarını yerine getirmek zorundadır. Bunun amacı da, örneğin evinize patlama riski olan bir doğalgaz borusu bağlanmasını ya da iki inşaat mühendisinin aynı bina için farklı statik hesapları vermesini önlemektir.

Böyle bir durum bilgisayar mühendisliği için iki nedenden anlamsız. Birincisi bu bir profesyonel meslek değil, bir bilim dalı ve bu bilgiye herhangi biri sahip olabileceği gibi kendi başına her türlü amaçla da kullanabilir. İkincisi ise yaratıcılığa ve çeşitliliğe açık bu alanda, şu iş bu şekilde yapılır gibi meslek kurallarını üretecek bilgiye sahip değiliz. Evet, bazı tasarım kalıpları (design patterns), ve yazılım geliştirme teknikleri (test tabanlı geliştirme, sürüm kontrolü, vb) icat ettik ama hâlâ genel problemi çözebilmiş değiliz. Bu iş bir bilim olduğu kadar aynı zamanda bir sanat da. Şirketlerin diplomaya sertifikaya değil kendi mühendisleriyle yapılacak mülakata bakmasının altında da bu yatıyor.

Bilgisayar Bilimcisi Program Yazmaz mı?

Bu saçma fikrin savunulmasının ardında diplomayı aldıktan sonra yan gelip yatarak para kazanma beklentisi var herhalde.

Araştırmacılar için hipotezlerini test etmenin, modellerini incelemenin önemli bir yolu program yazmak. Bazen teorileri ispatlamanın bir yolu bile olabiliyor.

Endüstride ise program yazmayacağım diyen adamı görüşmeye bile çağırmazlar. Google, Microsoft, Apple gibi şirketlerin herhangi bir pozisyonuna girmek için iş görüşmesinde bile program yazmanız gerekiyor.

Bir kişi analiz yapacak, diğeri tasarım yapacak, kalanlar da tasarımdaki fonksiyonları yazacak modeli 60'larda kaldı. Yazılım geliştirme, yazılımların artan karmaşıklığı ile birlikte çok daha dinamikleşti. Tasarım, gerçekleme, test ve hata ayıklama ayrı süreçler değil artık. Takımlar, hiyerarşi yerine birlikte çalışan uzmanlardan oluşuyor.

Elini kirletmeyen biriyle hiç kimse çalışmaz. Okulda ödev olarak yazdığı programlar dışında bir deneyimi olmayan adamın zaten tasarım bilgisi de olamaz. Dahası, bu işlerden bir kaç yıl kopmuş birinin bile tasarım becerisi hızla düşmeye başlar.

Okullu mu Alaylı mı?

Bir başka saçma tartışma. Genelde bu tartışma teorik bilgi mi yoksa pratik bilgi mi gibi yanlış bir düzleme de çekiliyor. O yüzden ikisine de bakalım.

Örneğin elindeki dosyalardan bazı bilgileri tarayıp istatistiksel bir sonuç çıkarmak isteyen bir kişiye Python ile basit betikler yazmaya yetecek kadar bilgisayar bilimleri bilgisi yeterli olabilir. Benzer şekilde bir felsefeci hiç programlama öğrenmeden yalnızca karmaşıklık teorisini çalışarak kendi alanında ihtiyaç duyacağı bilgilere kavuşabilir.

Karşılaşılan herhangi bir problemi çözebilecek genel bir program yazma yeteneği ya da bilgisayar bilimleri alanında yeni bilgiler keşfedebilecek bir araştırma yeteneği için ise üniversite eğitimi programında yer alan hemen her konuyu öğrenmek şart.

Bilgisayarlar bir çok katmandan ibaret. Algoritmalar, kitaplıklar, diller, işletim sistemi, işlemci, transistörler, elektronlar. Bu katmanların hangi seviyesinde çalışırsanız çalışın altınızda kalan kısımlara bağımlısınız. Dolayısıyla işinizi daha iyi yapabilmeniz altta neler döndüğünü bilmenize bağlı.

Teorik ve pratik bilgiden biri daha üstün diyemezsiniz. Daha iyi bir algoritmayla kazandığınız teorik hızı, o algoritmanın işlemci önbelleği kullanımı daha kötü olduğu ve veri setiniz yeterince büyük olmadığı için geri kaybedebilirsiniz örneğin.

Bu bilgileri nereden ve nasıl öğrendiğiniz değil, öğrenmiş olmanız önemli. Dahası dünyanın en iyi üniversitelerinde bile okusanız, işlenen konular ve yaptığınız ödevler sizi bu alanda uzman yapmaya yetmeyecek.

Orko der ki...

Eskiden İstanbul'da her kahvede, satrançta o kahvedeki herkesi yenmiş ama başka birileriyle oynamadığı için Kasparov'u yenerim ben diye böbürlenen tipler vardı.

Ne iş yapıyorsanız yapın, o alanda dünyanın en iyileri kimse onları bulun ve onları tanımaya ve geçmeye çalışın. Bilgisayar alanında bir şeyler keşfetmiş her araştırmacının, günlük yaşamda kullandığımız ürünleri yapan her geliştirici ve girişimcinin, Internet üzerinde blog'ları, sunumları, ders videoları, makale ve kitapları var.

Hayatında büyük ölçekli bir ar-ge projesinde yer almamış, eski ders kitaplarından okuduğu arkaik tanımları öğreten hocaları, yaptığı e-ticaret sitesi ya da muhasebe programıyla kendini girişimci sananları, yabancı dilden yarım yamalak çevirilerle kitap yazanları, forumlarda iki üç soru cevapladığı için büyük üstat havalarına giren tipleri ciddiye almayın.

Yoksa yukarda alıntıladığım kişiler gibi kendi küçük mağaramızda dışardaki dünyanın gölgeleriyle oyalanır dururuz.



20 May 2016

Veri Bilimi Bülteni — 40


Her cuma yayın­ladığım ‘Veri Bil­imi Bül­teni’ ile son 1 haf­tada veri ve veri bil­imi konusuyla ilgili okuduk­larım­dan dikka­timi çeken­leri pay­laşıy­o­rum. Bu bül­ten her yayın­landığında hab­er­dar olmak istiy­or­sanız “Haf­talık Veri Bil­imi Bül­teni” linkedin grubuna üye ola­bilirsiniz. Küçük bir not: Önümüzdeki haftadan itibaren bülteni tamamen ingilizce olarak çıkarmayı (zaten içerikler ingilizce, ben bazen yorumlarımı türkçe Devamını Oku […]

09 May 2016

Vodem’in (Huawei 4231) Linux’ta Ethernet Olarak Kullanımı


Elime Vodafone’un bir modemi (Vodem) geçti. Bilgisayarıma taktığımda Linux bir ethernet olarak görmedi ve doğrudan çalışmadı. Daha önce Turkcell’in yeni nesil VINN’larında bu hiç başıma gelmediğinden, bir miktar uğraşmam gerekti.

Huawei’nin K4203 isimli bir modeliymiş (lsusb sağolsun). Kendisi öntanımlı olarak MBIM isimli, Linux 3.8’de desteği gelen bir protokolle bağlanıyormuş (Google sağolsun). Bir sonraki nesil bir cihaz kısaca. Ama ethernet aygıtı olarak da çalıştırmak da mümkün. Bunun için usb_modeswitch ile cihaza komut gönderilmesi gerekiyor.

lsusb çıktısında aygıtın ID’sini 12F1:1F1C olarak görüyoruz:

# lsusb
# lsusb | grep Huawei
Bus 002 Device 012: ID 12f1:1f1c Huawei Technologies Co., Ltd.

usb_modeswitch ile şu komutu gönderince kendisi bir ethernet aygıtına dönüşüyor:

# usb_modeswitch -v 12d1 -p 1f1c -W -I -M 55534243123456780000000000000011062000000101000100000000000000
Taking all parameters from the command line

* usb_modeswitch: handle USB devices with multiple modes
* Version 1.2.5 (C) Josua Dietze 2012
* Based on libusb0 (0.1.12 and above)

! PLEASE REPORT NEW CONFIGURATIONS !

DefaultVendor= 0x12d1
DefaultProduct= 0x1f1c
TargetVendor= not set
TargetProduct= not set
TargetClass= not set
TargetProductList=""

DetachStorageOnly=0
HuaweiMode=0
SierraMode=0
SonyMode=0
QisdaMode=0
GCTMode=0
KobilMode=0
SequansMode=0
MobileActionMode=0
CiscoMode=0
MessageEndpoint= not set
MessageContent="55534243123456780000000000000011062000000101000100000000000000"
NeedResponse=0
ResponseEndpoint= not set

InquireDevice disabled
Success check disabled
System integration mode disabled

Looking for default devices ...
searching devices, found USB ID 12d1:1f1c
found matching vendor ID
found matching product ID
adding device
searching devices, found USB ID 04f2:b230
Found device in default mode, class or configuration (1)
Accessing device 012 on bus 002 ...
Getting the current device configuration ...
OK, got current device configuration (1)
Using interface number 0
Using endpoints 0x01 (out) and 0x81 (in)

USB description data (for identification)
-------------------------
Manufacturer: Vodafone(Huawei)
Product: HUAWEI Mobile
Serial No.: FFFFFFFFFFFFFFFF
-------------------------
Looking for active driver ...
OK, driver found; name unknown, limitation of libusb1
OK, driver "unkown" detached
Setting up communication with interface 0
Using endpoint 0x01 for message sending ...
Trying to send message 1 to endpoint 0x01 ...
OK, message successfully sent
Resetting response endpoint 0x81
Resetting message endpoint 0x01
-> Run lsusb to note any changes. Bye.

Artık lsusb ile baktığımızda USB ID’sinin de değiştiğini görüyoruz:

# lsusb | grep Huawei
Bus 002 Device 013: ID 12d1:1590 Huawei Technologies Co., Ltd. 

Şimdi bir ağ aygıtı olarak da onu görebilmeliyiz ve eğer ağ yöneticimiz otomatik IP almaya ayarlıysa IP’sini bile almış olmalı:

# ip a
8: enp0s29u1u3: mtu 1500 qdisc pfifo_fast state UP qlen 1000
link/ether 86:c9:ec:4d:51:bb brd ff:ff:ff:ff:ff:ff
inet 192.168.9.100/24 brd 192.168.9.255 scope global enp0s29u1u3
valid_lft forever preferred_lft forever

Bu yaptığımız ayarlar, ne yazık ki kalıcı değil. Modemin üzerine böyle bir bilgi yazamıyoruz. Onun yerine Linux’un aygıt yöneticisi olan udev’e bu modemin her takıldığını farkettiğinde bu komutu çalıştırmasını söylememiz gerekiyor.

Bunun için udev’in kuralları okuyabileceği bir dosya oluşturuyoruz:

echo 'ATTRS{idVendor}=="12d1", ATTRS{idProduct}=="1f1c", RUN+="/usr/sbin/usb_modeswitch -v 12d1 -p 1f1c -W -I -M 55534243123456780000000000000011062000000101000100000000000000"'> /etc/udev/rules.d/45-usb_modeswitch.rules

udev’e kuralları tekrar okumasını söylüyoruz:

# udevadm control --reload-rules

Artık “Vodem”i taktığımızda, otomatik olarak ethernet kartı olarak görünmeli ve DHCP’ten IP alabilmeli.

Not: Aygıta gönderilmesi gereken “55534243123456780000000000000011062000000101000100000000000000” gibi bir mesajı kafadan yazmadım :). İnternet’ten araştırdığımda rastladım. Sadece bu cihaz değil, başka Huawei cihazlarında da işe yarıyor gibi okudum. Teknik kaynağını bilen varsa, yorumlara eklerse sevinirim.



23 March 2016

Bir “Portal” üzerine…


Türkiye’de özgür yazılım katkıcılığı yapmak zor iş… Hatta katkıcılığı bırakın topluluk üyesi olmak bile pek kolay değil…

2007 benim için bu alanda bir milat, kişisel aydınlanma, özgür yazılımın alnımda çıkardığı 3. göz… Bu tarihi referans alırsam 2007 öncesi -topluluk/camia ne derseniz artık- aitlik süreci çok zordu. Bakıyorum da 2007 sonrasından ta ki hatırlamak istemediğim bir tarihteki Özgürlükİçin.org çöküşüne kadar gerçekten güzel zamanlar geçirmişiz… Bu çöküşten sonra ise, topluluk ve aidiyet dışında özgür yazılım dünyasıyla olan bağlarımız da zayıflamaya başladı… En büyük zorluk ise bir portal, bir ana gemi olmayışı.

Efsanevi Özgürlükİçin sitesi hayalet gemi gibi bant genişliklerinde seyretmekte... Efsanevi Özgürlükİçin sitesi hayalet gemi gibi bant genişliklerinde seyretmekte…

Bu zorluğu kısaca masaya yatırırsak -aslında buna da çok zamanım yok- madde madde gidelim:

  • Özgür yazılım dünyasından haberler / sürüm duyuruları
  • Ortak bir paylaşım/yardımlaşma alanı – forum
  • Blog kardeşliği – gezegen
  • İncelemeler – özellikle oyun ve heyecan verici şeyler

Bu ve bunun gibi onca şeyi bir araya getiren harika bir şeye sahipmişiz; özgürlükiçin.org hatta o zman o kadar zenginmişiz ki bir de pardus-linux.org‘a sahipmişiz… ve cahilmişiz… bunların artık geride kaldığını kabul etmek gerekiyor…

Özgür yazılımda böyle “değerler” (bu kelimeyi kullanmayı da pek sevmiyoırum) ne kadar önemliymiş, onu düşünüyorum bir kaç gündür… Bunların eksikliği gerçekten özgür yazılım dünyasını takip etmekte insanı çok zorluyor… Hadi ben İngilizce biliyorum takip edebiliyorum… Ya ait olmak? Paylaşmak? Yardımlaşmak? Birlikte bir şeyler yapmak isteyip de o marşa basıp o enerjiyi boşaltabilmek? Yapabilmek? Bunlar yok…

Atlamadan bir de teknokedi.com vardı, o da bu açığı kapatmak için kendi öz amacı olmasa da alan yaratmak için katkı vermişti. Sevgili Ali Işıngör abimizin iyi niyetiydi…

Şu anda bu alan içice dağınık halde… Andoid, tabletler  ve mobil teknoloji birçok kişinin başını döndürdü ve masaüstü arka plana itildi, fakat şimdi GNU/Linux masaüstünün güçlenerek geldiğini görüyorum. Steam’in GNU/Linux’a gelmesi ve süpersonik oyunları Linux’a taşıması, Nvidia – Ati sürücülerindeki yenilikler + Vulkan vs, ve nihayetinde de Microsoft’un başlayan Linux aşkı(!) (hem Office’in potansiyel Linux sürümü beklentisi hem de Office 365)… Bunlar harika şeyler aslında… Masaüstünde Linux kullanımını kısıtlayan birçok sıkıcı bahane ortadan kalkıyor -konuyu uzatmamak adına özgür yazılım felsefesiyle kapalı yazılım tercihini kullanıcıya bırakalım… Yakında kendi adam akıllı dağıtımıyla pazara çıkacak masaüstü/dizüstü bilgisayarlar görmeyi umuyorum. (Dejavu değil…)

Konuya dönersek, şu anda bildiğim birkaç site arasında GNU/Linux dünyasına özel bir amiral gemi görebileceğim bir portal yok. Bildiğim siteler ise adeta kahramanca bir bireysel mücadele ile ayakta tutulmaya çalışılıyor, içerik sunmak için büyük emek ve zaman harcanıyor… Bunlardan bazıları:

  • getgnu.org – Fortran takma ismiyle adeta bir süperkahraman edasıyla paylaşılabilir bütün haberleri neredeyse tüm özgür yazılımla ilişkili forumlara ileten süper kişi. nasıl yaptığını hala çözebilmiş değilim.
  • linuxnotlari.co – Sevgili Mustafa Gökay’ın epeyce emek verdiği Linux Haber Platformu. OMG ubuntu tadında
  • acikgunluk.net – Sevgili Özgür Ilgın’ın günlüğü, özgür yazılım artı hobileri (özel ilgi alanı nostaljik ve avatür türk sineması)

* Başka bildiğiniz aktif sayılabilecek site varsa yorumlara yazarsanız sevinirim.

Yeni bir site?

Hayır, yeni değil, birleştirici, geniş ve yeni içeriği sunan bir site… Kolektif ve eğlenceli, hatta daha önce olmadığı kadar eğlenceli olmalı… Özgür yazılım caps galerisi dahi olsa olur…

Neden?

Çünkü ihtiyaç var

Peki gönüllü mü olacak, nasıl ayakta duracak?

Ticari bir proje olmalı. Para kazanmalı, en azından masraflarını çıkarmalı.

Özgür yazılım projeleri ve ticari amaç???

Böyle bir tabu var, ticari amaç güdülebilir. Özgür yazılım ürünleri dahi parayla satılabilir ki bu gibi işlerde “reklamsızlık” sanki bir bekaret kemeri gibi her projeye iliştiriliyor. Çok anlam veremiyorum…

Ticari amaç olmalı, diğer türlü hiçbir şekilde ayakta duramadı. Bağış kültürü bizim ülkemizde yok, şahsi fedakarlık bir yere kadar… Bir de bu işleri üstlenen kişiler sürekli rica minnet ile istekte bulunmak gerekiyor; damdan düştüm bilirim, yok bize sunucu, yok bize alan adı lazım diye aramaktansa parayı basıp almak en sağlıklısı.

Kim yapacak? Nasıl bir model?

Şu an bu işi hobi olarak yapan arkadaşlar ve böyle bir projeye girmek isteyen kişiler bir araya gelebilir, gelir paylaşımlı kolektif bir model üzerinde anlaşabilir. Dileğim de budur. Şayet onlar olmazsa, İngilizce bilen birkaç üniversite öğrencisi arkadaş böyle bir projeye girerse hem hobi, hem harçlık hem de ileriye yönelik belki de kendi işlerini kurabilirler.

Gelir yeterli olur mu?

Varsayalım Google Adsense ile yola çıktılar, Türkçe içeriğin reklam başı getirisi tabi ki İngilizce içerikten daha düşük olacaktır, ama akmasa da damlar, ileriye doğru hacim arttıkça tatmin edici bir gelir gelebilir.

Özellikle Steam sayesinde oyun inceleme ve tanıtım içeriklerinin ileride büyük potansiyeli olacağına inanıyorum.

Zorlukları?

Tahmin ettiğim bazı zorlukları var, bunun yanı sıra yukarıda bahsettiğim arkadaşların yaşayıp deneyimlediği zorluklar da vardır. Sonuçta protonların çarpıştırmayacakları için kolayca üstesinden gelebileceklerini düşünüyorum. Linus Torvalds’ın “Just for fun – Yanlızca Eğlenmek İçin…” sözüne yaslanıp eğlenceli bir yola girilebilir…

***

Yukarıdaki kendi kendime röportajım daha kısa bir yazı yazmak içindi, kendimi havaya sokmak için değildi. Epeydir bir şey karalamamıştım, lafı iyice uzatmak istemedim 😉

Dilerim bu yazım bir açık davet olur, en azından bir tartışma başlar ve şu üzerimizdeki ölü toprağını silkeleyebiliriz.

***

Bonus: “Var mı peki bu haberleri takip edebileceğimiz yabancı bir site?” diyenler özgür Ilgın’ın 10 sitelik listesine bakabilirler: En çok takip ettiğim 10 yabancı GNU/Linux haber ve blog

***

Son olarak, ben bu yukarıda yazdıklarımı düşünürken LKD‘den şöyle bir ileti de geldi. Katkı verebilceklerin dikkatine:

Merhaba,

Dünyada özgür yazılım ve ilgili alanlar (kişisel verilerin gizliliği, ifade özgürlüğü, telif hakları vs.) hakkında önemli gelişmeler yaşanmakta. Ancak bu gelişmeler hakkında yayımlanmış güncel haber ve yazılar yabancı dil (başta İngilizce) bilmeyen ilgililere ulaşamamakta. Bu nedenle, güncel haber ve yazıları Türkçeye çevirmek amacıyla bir çeviri grubu kuruyoruz. Çeviri grubu çalışmalarına LKD üyesi olsun ya da olmasın özgür yazılıma gönül vermiş herkes katılabilir.

Çevirisi yapılacak haber ve yazılar, LKD tarafından hazırlanacak bir sitede düzenli olarak yayımlanacak. Ayrıca aylık olarak da bülten haline getirilerek duyurusu yapılacak.

Çeviri grubuna katılmak için yk@linux.org.tr adresine, kısaca kendinizi tanıtan ve çalışma grubuna katılmak istediğinizi belirten bir e-posta atmanız yeterli olacaktır.

— 

ibrahim izlem GÖZÜKELEŞ

https://plus.google.com/109568522902358862122/posts/SC6dNnTsZAJ

~DAVET~

Özgür Yazılım Günleri 2016: LibreOffice Geliştirme ve Yaygınlaştırma ToplantısıÖzgür Yazılım Günleri 2016: LibreOffice Geliştirme ve Yaygınlaştırma Toplantısı –

(twitter bağlantısını yapıştırınca yukarıdaki kendiliğinden çıktı, vay be!)

Fırsatınız varsa katılın, detaylı bilgi için: http://ozguryazilimgunleri.org.tr/2016/etkinlik-programi/

Mutlu günler.

Sonrası Bir “Portal” üzerine… blog.bluzz.net | Günlüğüm ilk ortaya çıktı.



17 February 2016

PostgreSQL'de Türkçe sıralama destekli veritabanı yaratmak


Bu soru bana çok soruluyor, arşiv olsun diye yazayım. Öncelikle bu komut işletim sisteminin İngilizce ve UTF-8 kurulduğunu varsayıyor.

Komut şu:

CREATE DATABASE tr ENCODING='UTF-8' LC_COLLATE = 'tr_TR.UTF-8' LC_CTYPE='tr_TR.UTF-8' TEMPLATE template0;

Burada önemli şeylerden birisi CTYPE. Onu C yapsaydık upper/lower fonksiyonları düzgün çalışmazdı.

Bir de şablon olarak template0 kullanmalıyız -- bunun nedeni template1'in dil kodlamasının İngilizce olması (üstteki varsayım nedeniyle).

En basit hali ile konu bu kadar.



04 February 2016

One of The Largest Events in Europe: FOSDEM



This year, I've been attended Fosdem for the first time. Fosdem is one of the largest events of free software and open source world that happens every january, gathering thousands of the developers (+5000) in Brussels. It is great opportunity to get in touch with the developers of world's leading organisations.

Fosdem has really strong infrastructure to satisfy needs of the attenders.
I've attended the event through Episkey Limited Company's travel fund which is part of Cottange Labs. I've seen the converisation on the mailing list and said if there is any other company that supplies travel fund please let me know because Google have not published scholarship for Fosdem and I could not find another company. Emanuil Tolev has volunteered since 2011 for Fosdem. He replied me and said me and my coworkers would like to sponsor for a person. Then we started a private thread and solved sponsorship requirements. I am thankful for travel grant to Emanuil and Episkey Limited developers.

First day of the event, I've met with Michel, he works as Linux Kernel developer at Intel. We took coffe and talk little. Talking with the kernel developers makes me happy and I really feel very excited. After the meeting, I've discovered the event place, it was at Brussels University, ULB Campus, Solbosh. Fosdem is biggest event that I've attended untill now.

In general, I've joined Main Track sessions. Rspamd is one of my favorites. Vsevolod Stakhov is developer of Rspamd, he told project stages quite clear.

Libreboot and Frosted Embedded Posix OS are my favorites as well. I love to learn about low level software that's why I contribute Linux Kernel. I am former Linux Kernel at Outreachy and would like to keep contribution.

There was an Embedded Systems DevRoom, it was in Building U. I should say, location of the building is hard to find little because there was no sign about Fosdem front of the building. We could not see at least.

In the evening, I've met with my Turkish friends. We have a community photo:


Second day, I've met with Emanuil to talk face to face. He said, I really am glad to sponsor you. That's great to hear.

I've bought tshirts to donate the organisations. It is really great, I am happy to be part of free software and to move it forward.


There was a talk for in memory of Ian Murdock. I would have loved to attend it but I had to leave early because had a flight in the evening. Talks are stored here so far. This is great opportunity to watch the presentation later.

I am very happy about my first Fosdem experience because I improved my network recognizing great folks.

I've seen on the event brochure, it says 8000 developers attended! and you can see diversity at the event. Hope to improve diversity and see underrepresented groups in computer science.

Fosdem is a free event, you can attend without registration. We should donate individualistically or institutionally, if we woud like to see the event in future years.

08 January 2016

Stow ile yapılandırma paketleri


GNU/Stow bir süredir bildiğim fakat bir türlü deneme fırsatı bulamadığım çok basit bir paket veya sembolik link yöneticisi. Her ne kadar /usr/local içerisindeki linkleri yönetmek için düşünülmüş olsa da, esnek yapısı nedeniyle kullanım alanlarından biri de ev dizininde bulunan yapılandırma dosyalarını (yani nokta dosyaları ya da dotfiles) yönetmek.

Örneğin ~/dotfiles içerisinde x ve zsh adında iki dizininiz var. Bu dizinler stow için aslında birer paket ve diyelim bu paketlerin yapısı şu şekilde:

~/dotfiles
├── x
│   ├── .i3
│   │   └── config
│   ├── .Xdefaults
│   ├── .xsession
│   └── ...
└── zsh
    ├── .zlogin -> .zprezto/runcoms/zlogin
    ├── .zlogout -> .zprezto/runcoms/zlogout
    ├── .zprezto
    │   └── ...
    ├── .zpreztorc -> .zprezto/runcoms/zpreztorc
    ├── .zprofile -> .zprezto/runcoms/zprofile
    ├── .zshenv -> .zprezto/runcoms/zshenv
    └── .zshrc -> .zprezto/runcoms/zshrc

Eğer kullandığınız ve herhangi bir x ortamı bulunmayan bir sunucuda, sadece zsh ayarlarınızı kullanmak isterseniz stow zsh dediğinizde, stow sizin için sadece zsh dizini altında bulunan dosyalar ve dizinlerin ev dizininde yer alan gerekli linklerini oluşturacaktır. Bu şekilde yapılandırma dosyalarınızı paketlere bölerek, istediğiniz yapılandırmayı istediğiniz makinada rahatça kullanmanızı sağlıyor.

Bir başka örnek kullandığım yapılandırma dosyalarım verilebilir. gitin sağladığı dağıtık model ile her zaman tüm makineler arası senkronize olan bu dosyalar, stow ile de sadece gerekli makinede gerekli uygulamaları yapılandırmak için kullanılabiliyor.



03 September 2015

Bir Linux Yaz Kampı’nın Daha Ardından: Perde Arkası


Bilindiği gibi Linux Kullanıcıları Derneği (LKD), İnternet Teknolojileri Derneği (INETD) ile işbirliği içinde her sene yaz aylarında, herkesin katılımına açık olan 15 günlük Linux yaz kampı düzenlemekte. Bu yaz kampına katılım için katılımcılardan herhangi bir ücret alınmıyor. Sadece katılımcıların kendi yol/konaklama/yemek masraflarını karşılamaları gerekiyor. KYK ve üniversite yurtlarında uygun fiyatlı konaklama imkanı sunuluyor. Bu sene, yani 2015 yılında bu kampın 6.sı düzenleniyor. Son 4 yıldır ise Linux Yaz Kampı, Bolu Abant İzzet Baysal Üniversitesi’nde üniversitenin de desteği ile düzenleniyor. Geçtiğimiz 5-6 yıldır her sene artan başvuru sayıları bu organizasyonun başarısının bir göstergesi. Ben son birkaç yıldır aktif olarak bu organizasyona destek olamasam da e-posta grubunu elimden geldiğince takip ediyorum. Bu yazıya başlarken bu kadar popüler olan bir organizasyonun perde arkasında neler olduğu ve gönüllü dernek üyelerinin bu etkinliği gerçekleştirebilmek adına nelerle özenle ilgilendiği konusunda herkesin fikri olsun istedim. Şimdi detaylar…

Öncelikle başvurular alınmaya başlamadan önce yapılması gerekenleri sayarak başlayacağım. Kamp tarihinin belirlenmesi (Ramazan Ayı ve Bayramı ile çakışmamasına özen gösteriliyor.), üniversite ve yurt müdürlükleri ile iletişime geçilip belirlenen tarihlerde dersliklerin ve yurtların müsait olduğunun netleştirilmesi, gönüllü eğitmenler ile iletişime geçilip belirlenen tarihlerde kampa katılıp katılamayacakları ve hangi dersleri/sınıfları açabileceklerinin belirlenmesi, web sitesinin güncellenip kayıt almaya hazır hale getirilmesi, sponsor dosyasının hazırlanıp çeşitli firmalara sponsorluk teklifinde bulunulmak üzere gönderilmesi, kampta dağıtılacak promosyon malzemelerinin ve katılımcılara yol gösterecek afişlerin belirlenmesi, hazırlanması. Özetle, daha ortada görünen hiçbir şey yokken hummalı bir çalışma başlıyor.

Başvurular başladığında tüm kayıtlar veritabanında depolanıyor. Başvuranlar arasında üniversite öğrencilerinden, çok çeşitli kurum ve şirketlerde çalışanlara kadar farklı yaş ve hatta meslek gruplarından kişiler oluyor. 2015 yılındaki toplam başvuru sayısı 775. Sınıflar ve eğitmenlerin üst limiti belirlediği toplam kontenjan ise 300 kişi civarı. Dernek olarak stratejik görevlerdeki kişilerin eğitiminin daha önemli olduğunu düşündüğümüz için başvurularda öncelik görevlendirme alan kamu ve üniversite bilgi işlem personellerine veriliyor. Ancak daha önce de belirttiğim gibi kampa katılım herkese açık ve başvurular kapandıktan sonra kontenjan elverdiğince homojen bir seçim yapılıyor. Bu seçimler yapılırken daha önce INETD ya da LKD’nin benzer etkinliklerinde çeşitli sebeplerle kara listeye alınmış kişilerin de elenmesi gerekiyor. Seçim sürecinde yeterince hızlı olunamazsa gecikmeler yaşanabiliyor. Bu sene de gönüllü arkadaşlarımızın yoğunluğu sebebiyle sonuçları açıklamakta biraz geciktik.

Başvuranlar arasından elimizden geldiğince adil ve homojen bir seçim yaptıktan sonra kampa katılmaya hak kazananların bir listesi yayınlanıyor. Bu kişiler ile iletişime geçilerek kesin kayıtları yapılıyor ve bundan sonra yapmaları gerekenler açıklanıyor. Bunun yanı sıra bir yedek liste, bir de reddedilenler listesi oluyor. Tabii ki tüm bu kişilerle de iletişime geçilip durumdan haberdar ediliyor. Bu sırada üniversite ve KYK yurtları ile iletişim sürdürülerek kaç kadın kaç erkek katılımcı olduğu bilgisi veriliyor ki hem yaz okulu ya da staj sebebiyle yurtta kalmak isteyen öğrencilerin kontenjanlarını işgal etmeyelim, hem de Linux Yaz Kampı katılımcıları açıkta kalmasın. Bir yandan da eğitmenlerin geliş – gidiş tarihleri ve konaklama imkanları netleştiriliyor.

Eğitimlere kabul edilen kişilerden aynı sınıfta ders göreceklerin bilgi düzeylerinin birbirine yakın olmasına gayret ediliyor. Yoksa sınıftaki hiç kimse memnun kalmıyor, ders ya çok hızlı geliyor ya da çok sıkıcı. Bunun önüne geçmek için birkaç sene önce eğitimlere başlamadan bir seviye belirleme sınavı yapılmasına karar verilmişti. Bir yandan eğitmenler ve organizatörler bu sınavları hazırlamak için çalışıyorlar. Geçtiğimiz senelerde eğitimlerin başlamasına çok az bir süre kalmasına rağmen onaylanmış katılımcılardan kampın nerede yapılacağı, eğitim için ücret ödenip ödenmeyeceği, dersler başladıktan birkaç gün sonra kampa gelip gelemeyecekleri gibi, kamp web sitesinde üzerine basa basa belirttiğimiz soruları içeren e-postalar yağıyordu. Birçok kişiye garip ya da saçma gelmiş olabilir ancak bu sorunun üstesinden gelmek için kampa katılmak isteyenlere bu soruların yanıtlarını içeren ufak bir test yaptık. Açıkçası işe yaramış görünüyor. 2015 yılında kampın başlamasından hemen öncesine kadar alınan ve gönderilen e-posta sayısı 2500’ü geçmişti. Buraya kadar işlerin karışık olduğunu düşünüyorsanız gelin bir de bu noktadan sonra neler olduğuna bakalım.

Yaz kampının başlamasına 2 gün yani tam 48 saat kalmasına rağmen, çeşitli sebeplerle kampa katılamayacağını belirten katılımcılardan e-postalar yağıyor. Son anda çıkan acil işler, devam etmekte olan stajlar, kimi zaman da belirtilmeyen sebeplerle iptal e-postaları yağmaya devam ediyor. Elbette, insanlık hali, gerçekten ters giden ve önceden öngörülemeyen şeyler, seyahat engeli oluşturabilecek çeşitli sağlık sorunları olabilir. Ancak son anda yağmaya başlayan iptal e-postalarının hepsine bu gözle bakabilmemiz ve anlayışla kabul etmemiz mümkün değil. O yüzden kamp web sitesinin Sık Sorulan Sorular bölümünde belirttiğimiz gibi kampa kesin kayıt yapıldıktan sonra başvurusunu iptal edenler LKD ve INETD’nin kara listesine alınıyor. Kara listeye alınanlar gelecekte bu iki derneğin düzenlediği herhangi bir kontenjanlı etkinliğe kabul edilmiyor. Kişileri kara listeye alırken iptal e-postasını gönderen kişinin iyi niyetine ve samimiyetine güvenerek, önceden tahmin edilemeyen önemli sorunlar yaşadığını belirten katılımcıları hariç tutuyoruz. Bunu anlamak çoğu zaman birkaç kez karşılıklı yazışmayı gerektiriyor. Bu konuda da herkese eşit davranmaya özen gösteriyoruz. Elbette iptal eden katılımcıların yerlerinin doldurulması gerekiyor. Bu noktada yedek listeler devreye giriyor ancak kampın başlamasına 1-2 gün kala yedek listedeki insanlara haber vermek pek hoş olmadığı gibi, pek verimli de olmuyor. Yine son ana kadar katılımcılardan gelen çok çeşitli sorular ve örneğin konaklama şeklinin değiştirilmesi gibi çözülmesi gereken sorunlar oluyor. Tüm bunların sonucunda son ana kadar yurt listelerinin ve katılımcı sayılarının güncellenmesi gerekiyor. Bütün bu sürecin üzerine kayıt yaptırıp haber vermeden kampa gelmeyenler ya da kampa gelip sonra kaçanlar da oluyor. Eh biz de anaokulu öğretmeni değiliz tabii kocaman insanları kulağından tutup getirelim ya da köşede tek ayak üstünde durma cezası verelim. Elimizden geldiğince adil ve herkese faydalı olacak bir organizasyon yapmaya çalışıyoruz ama elimizde olmayan şeyler de oluyor. Örneğin bu sene yukarıdan gelen bir emirle kampın son haftası KYK kadın yurtlarını boşaltmak zorunda kaldık. Şehirle üniversitenin ulaşımı ise belediyedeki koşullar değiştiğinden istediğimiz gibi sağlanamadı.

Sonuç olarak, bu kampın organizasyonunda perde arkasında yaşananları olabildiğince kısa şekilde anlatmaya çalıştım. Yazıyı daha da uzatıp okunabilirliğini azaltmamak adına bahsedemediğim şeyler de var, onlar da başka bir yazıya kalsın. Elbette bizler de insan olduğumuzdan hatalarımız da oluyordur. Ancak yukarıda anlattığım bütün hazırlık sürecinin ve kamp sırasındaki eğitim sürecinin tamamının gönüllülük esasına dayandığını bir kez daha belirtmem gerekir. Bu süreçlere katkı veren herkes kendi profesyonel işlerinde çalışmaktadır. Organizasyonla ilgilenen ya da kampa eğitmen olarak katılan herkes bu kamp için zaman yaratmakta, işlerinden izin alarak (kimi zaman alabildikleri kadar ya da uzaktan çalışarak), herhangi bir ücret almadan, kampa katılmakta ve katkıda bulunmaktadırlar. Kampın eğitmenlerin yol-konaklama ücretleri, sınıflarda kullanılacak olan elektrik kabloları, projeksiyon cihazları, perdeler gibi giderleri ise LKD, INETD, Bolu Abant İzzet Baysal Üniversitesi ve bulabilirsek sponsorlar tarafından karşılanmaktadır.

Tüm bu süreç sosyal bir deney olsaydı herhalde pek çok insanın kendilerine ücretsiz olarak sunulan imkanları ciddiye almayışlarının güzel bir kanıtı olurdu. Oysa insanlar böyle bir etkinlik için para ödeselerdi son dakika iptalleri ya da şartları okumadan kayıt formunu dolduranlar yine bu kadar çok olur muydu? Ama bu kez de derneğin misyonuna ters olan bir etkinlik olurdu. LKD’nin tüm etkinlikleri herkese açık ve ücretsizdir. Çünkü özgür yazılım herkesçe erişilebilir olmalı, özgür yazılım ve Linux’u olabildiğince fazla kişiye anlatabilmeliyiz. Parası olanlara değil, gerçekten istekli olanlara ulaşabilmeliyiz. İşte yukarıdaki bu uzun yazı sadece bu amaç doğrultusunda verilmiş emeklerin çok kısa bir özetidir. Bu organizasyonda emeği geçen herkese teşekkürler, iyi ki varsınız.



27 February 2015

Gemalto – İstihbaratcılar İzin Almadan İstediklerini Dinleyebilecek


ABD istihbarat örgütü NSA ve ingiliz gizli istihbaratının (GCHQ) ortaklaşa yaptığı operasyonda, Dünyanın en büyük sim kart üreticisi Gemalto hacklendi. Gemalto senede 2 milyar sim kartı üreten ve dünya çapında […]

24 January 2015

Amazon Web Services


Amazon Web Services hakkında internette zilyon tane makale bulabilirsiniz. Ben ilk başlarda araştırırken çok fazla türkçe döküman görmedim. Gerçi türkçe döküman hiç aramadım, yoksa kesin birileri yazmıştır. Amazon Web Services, biz kısaca AWS diyelim. AWS benim için atıl kapasiteye giden...

The post Amazon Web Services appeared first on Bahri Meriç CANLI Kişisel Web Sitesi.



31 December 2014

Socks Vekil Sunucu (Proxy) ile Git Kullanımı


Öncelikle yazımdaki araya sıkışıp kalan İngilizce kısımlar için anlayış göstereceğinizi umarak başlamak istiyorum.  Bu yazımda, socks vekil sunucu kullanarak uzaktaki bir git sunucusuna (ssh protokolünü kullanarak) bağlanmak için izlediğim birkaç küçük adımı paylaşmak istiyorum.

Gelelim asıl konumuza. Vekil sunucu olarak “ssh-tunneling” [2] yardımıyla kendi yerel makinamı kullanmaktayım ve hedef git sunucu olarak github.com’u ele almak istiyorum. İnternette `git clone user@git.example.com:repo.git` şeklinde gördüğümüz ifadeler sadece ssh protokolünün kısa yazımıdır ve `ssh://user@git.example.com:repo.git` ifadesi ile aynı anlama gelmektedir [1].

Örnek olarak aldığımız github.com adresi için ~/.ssh/config dosyasına birkaç ekleme yapmamız gerekiyor. Kendi kullanıcı dizininizde bu dosya mevcut değilse oluşturup düzenlemeye devam edebilirsiniz. ~/.ssh/config dosyasına aşağıdakine benzer şekilde eklemelerinizi yapabilirsiniz.

Host github.com
    User                    git
    ProxyCommand            nc -x localhost:1080 %h %p

İlk olarak burada kullandığımız `nc` (netcat) aracı sisteminizde yoksa bunu kurmanız gerekmekte. Kendi sistemim Debian olduğundan dolayı aşağıdaki komutla bu paketi kuruyorum.

apt-get install netcat-openbsd

Daha sonra, Host ile belirttiğimiz alana git sunucumuzun adresini giriyoruz (github.com yerine kendi sunucumuz olabilir). User alanı ise git sunucusu üzerinde size açılan kullanıcı adı olacaktır. ProxyCommand bağlantı sırasında vekil sunucumuzu kullanmamızı yarayacak temel alanımızdır. `-x` parametresi ile vekil sunucu adresimizi ve port numarasını belirttikten sonra `%h` ile hedef adresimizi (git sunucumuzu) ve `%p` hedef portumuzu belirtmiş oluyoruz.

Ayrıca

Port 444

alanı ile öntanımlı 22 yerine başka bir port kullanmamız (444 gibi) mümkün. Parola yerine ortak anahtar kullanarak giriş yapmak istiyorsak aşağıdaki eklemeyi (github.key yerine tabi ki kendi ortak anahtar dosyamızı belirterek) yaparak bu sorunu da halletmemiz mümkün.

IdentityFile ~/.ssh/github.key

Tüm bu adımlardan sonra uzaktaki git sunucumuza vekil sunucumuz üzerinden bağlanmaya hazırız. Yazının başında belirttiğim gibi bu adımlar ssh ile yapılan bağantıları kapsamaktadır. HTTP(S) için [3] adresindeki bilgilere göz atmanızı öneririm. Yazımın işinize yaraması dileğiyle.

[1] http://git-scm.com/book/tr/v1/Uzak-Serverda-Git-Protokoller

[2] http://www.revsys.com/writings/quicktips/ssh-tunnel.html

[3] http://cms-sw.github.io/tutorial-proxy.html



18 November 2014

Haydi sifreleyelim girisimi (let's encrypt initiative)


EFF bugun internetin gelecegini degistirme potansiyeli olan let's encrypt adini verdikleri projeyi duyurdu. Mozilla, Cisco, Akamai gibi devlerin yani sira IdenTrust ve Michigan Universitesi arastirmacilarinin da katkilariyla olusturduklari yeni bir sertifika otoritesi olan let's encrypt, web'in http'den https'ye gecisi onunde kalan son engelleri de kaldirmayi amacliyor. Bu yazida https'nin http'ye gore artilarini siralamaktansa let's encrypt otoritesini, girisimin kurmayi planladigi sistemi ve su anda gelistirmekte olduklari ACME protokolunu anlatacagim.

Internet guvenligi arastirma grubu, ISRG, ismiyle yeni olusturulan ve kar amaci gutmeyen bir organizasyon tarafindan isletilecek let's encrypt sertifika otoritesinin hangi problemi cozmeye calistigini aciklayarak baslamak yerinde olacaktir diye dusunuyorum. SSL/TLS'in genis capta uygulanabilmesinin onundeki en buyuk engellerden en onemlileri kurulum karmasikligi, burokrasi ve sertifikalarin yuksek ucretleri olarak goruluyor. 2015 yazindan itibaren ucretsiz olarak sertifika dagitmaya baslayacak olan yeni otoritemiz su siralar tek bir komut calistirilarak, hazirda sunulmakta olan sitelerin alan adi dogrulamasini yaptiktan sonra https'ye gecirilmesi islemini yapacak bir istemci yazilimi ve bu yazilimin insa edilerken temel alindigi protokol uzerinde calisiyor. Let's encrypt bu surecte gozetecegi ana prensipleri ise soyle siraliyor;

Bedelsiz: Alan adi sahipleri kontrol ettikleri alanlar icin hicbir ucret odemeden sertifika sahibi olabilecekler

Otomatik: Sertifika alim sureci ve yenilenmesi ve sunucuda konfigure edilmesi gibi islemler tamamen otomatiklestirilerek minimum operator mudahalesi gerektirecek

Guvenli: Let's encrypt modern guvenlik tekniklerinin ve alandaki en iyi uygulamalarin implemente edilebilecegi bir platform olacak

Seffaf: Verilen ya da gecersiz kilinan tum sertifikalar incelemek isteyen herkese acik olacak

Acik: Gelistirilen protokol herkese acik bir standart olacak, gelistirilen yazilimlar ise elverdigince acik kaynak olarak sunulacak

Katilimci: Tek bir organizasyonun kontrolunde olmaktansa her acik standartta oldugu uzere topluluktan katilimcilarin fayda saglayacagi tumlesik bir girisim olmayi amaclayacak

Gelelim nasil calistigina. Altyapi ve istemci yazilimi tamamlandiginda kendi ifadeleriyle

sudo apt-get install lets-encrypt  
sudo lets-encrypt ornek.com  

komutlarini calistirmak tum ayarlari ve sertifika surecini halletmek icin yeterli olacak. Peki arkaplanda neler oluyor? Aslinda bunun icin istemci yazilimin ne yaptigina bakmadan once ACME protokolune bakmakta fayda var. Taslak halindeki RFC'ye gore genel hatlariyla protokol soyle.

Istemci yazilimi operatore hangi alan adlari icin sertifika istedigini soracak. Bu islemin ardindan sertifika otoritelerinin bir listesi gelecek. Eger secilen otorite ucretsiz sertifika saglayan bir otorite degilse odeme bilgisi bu asamada istenecek. Daha sonra yazilim operatore kisa bir sure icinde sertifikanin verilecegini bildirecek. Arkaplanda sunucu, sertifika otoritesi ile ACME kullanarak operatorun belirttigi alan adlari icin sertifika isteginde bulunacak. Sertifika otoritesinin verilen sertifikanin tipine gore belirledigi gereksinimler yerine getirildiginde verilen sertifika otomatik olarak indirilecek ve web sunucu sertifikayi kullanacak sekilde yapilandirilacak. Tercihen operatore e-posta, sms vb. gibi bir yontemle haber verilecek. Normal web hizmeti surecinde web sunucu sertifika otoritesi ile gerektigi taktirde konusarak OCSP (cevrimici sertifika durum protokolu) cevaplari, sertifika listeleri gibi bilgileri almaya devam ederek sorunsuz bir web sunma isinin yururlugunu saglamaya devam edecek.

Burada araya girip bir iki konuya acikliga kavusturayim. Yukarida web sunucu olarak bahsedilse de e-posta, xmpp vs. gibi sertifika kullanabileceginiz her hizmette ACME protokolunu ve bu protokol uzerinden calisan istemciyi kullanabileceksiniz. Su asamada organizasyon dogrulamasi(organization validation) ya da kapsamli dogrulama(extended validation) surecleri nasil isleyecek cok net olmasa da alan adi dogrulama icin(domain validation) bir sorun yok gibi gozukuyor. Protokole doneyim.

Standardimizda uc adet anahtar/anahtar cifti tanimi bulunuyor.

Ozne acik anahtari (subject public key): Sertifikaya konu olan alanlar icin dahil edilecek acik anahtar

Yetkilendirilmis anahtar cifti (authorized key pair): Sertifika otoritesinin herhangi bir kimligin yonettigi/yonetebilecegi sertifikalar icin iletisimde kullanacagi anahtar cifti. Bu cift birden fazla kimlik icin kullanilabiliyor.

Sifirlama anahtari (recovery token): Diger anahtarlarin ya da anahtar ciftlerinin kaybedilmesi durumunda sertifika otoritesine kimlik kanitlamak icin kullanilabilecek gizli anahtar

Butun iletisim https uzerinden json ile saglaniyor. Kimlikler ACME'de anahtar ciftleri ile ifade ediliyor. Bir alan adi icin istek yapilmadan once gecerli bir anahtar ciftinin ozel anahtarinin o alan adini kontrol eden tarafindan sahipliginin gosterilmesi gerekiyor. Bu kisim bildigimiz acik anahtarli sifrelemenin aynisi oldugundan uzerinde cok durmaya gerek yok. Alan adinin ya bir DNS kaydi ile ya da sunulan bir dosya ile bir ozel anahtar tarafindan kontrol edildigi kanitlaniyor. Sertifika otoritesi bu kanitlama basarili olursa basarili mesaji ve sifirlama anahtari donuyor istemciye.

Kimlik kanitlama isleminin ardindan istemci, belirtilen alan icin bir sertifika imzalama istegi olusturuyor(CSR) ve bu istegi ozel anahtari ile imzalayip sunucuya gonderiyor. Sunucu gelen istegin daha once dogruladigi anahtar ciftine ait olduguna emin olduktan sonra sertifikayi olusturuyor ve istemciye gonderiyor. Bu cevapta sertifika yenilemenin tekrar bir dogrulama gerektirmedigi durumlarda, istemci tarafindan yenileme icin kullanilabilecek adres de gonderilebiliyor. Sertifikanin iptali icin istemci basitce, ozel anahtariyla imzaladigi iptal istemini sunucuya gonderiyor ve sunucu bu istegi aldiginda sertifikayi iptal ediyor. Istemci ya da sunucu yazacaklar icin taslak standardin burada atladigim teknik detaylarina yukarida paylastigim protokol adresinden ulasmak mumkun.

Sistem 100 metre yukaridan bakildiginda aciklamaya calistigim sekilde isliyor. Ucretsiz sertifikalarin edinilebilmesine olanak taniyacagi ve TLS implementasyonu onundeki teknik engelleri kaldirma potansiyeli oldugu icin interneti degistirebilecek bir proje olarak goruyor ve heyecanlaniyorum. Umarim Postfix, Nginx, ejabberd gibi projeler de ACME'yi ve dolayisiyla let's encrypt sertifika otoritesini otomatik olarak kullanabilmek ve yapilandirabilmek icin gereken adimlari en kisa surede atarlar. Bu sayede gorece daha guvenli bir internet deneyimi icin gereken en temel adimlardan birini atmis oluruz.



03 November 2014

Teknolojinin Kadınları Etkinliği Sunumum


Geçtiğimiz günlerde Kadın Yazılımcı topluluğu ile birlikte İstanbul Hackerspace'de Ada Lovelace Day ve Grace Hopper Celebration'ı Türkiye'de de kutlamak için bir etkinlik düzenledik, bu etkinlik için ben de bir sunum hazırladım.

Etkinlik ile ilgili Cansu Uludağ'ın değerlendirme yazısı hayli kapsamlı olmuş, okumanızı tavsiye ederim. Hem vesileyle benim bu blog yazısında (zaman sıkıntısından) bahsedemediğim diğer arkadaşlarımın şahane sunumlarını da okumuş olursunuz.

Bu blog yazısında, yoğunluktan ertelediğim bir işi yapmaya hazırlanıyorum. Etkinlikte yaptığım, hazırladığım sunumu paylaşıyorum. 

 Dünyada yazılım, bilişim ve teknoloji alanında kadınları teşvik etme amacıyla düzenlenen etkinlikler, programlar ve bu konuda kadınlara fon ayıran vakıflar hakkında bilgi verdiğim sunumuma buradan ulaşabilirsiniz.

Çoğunlukla kadınların yer aldığı özgür yazılım, açık kaynak projeleri, organizasyonlarının yer aldığı (içerisinde yer almamla bildiğim, takip ettiklerim nedeniyle) bu sunumu peyderpey de olsa güncellemek yapılacaklar listeme girdi bile! :)
                    



02 November 2014

PisiLinux 1.1 Yayınlandı


Pardus projesinin 2012 Ocak ayında sonlandırılmasından sonra yaşanan belirsizliğin ardından projenin teknik altyapı değişikliğiyle yoluna devam etmesine karar verildi. Normal şartlarda tamamladığım bu cümlenin ardından bir bağlantıya atıfta bulunurdum ama inanın İnternet’in derinliklerinde Pardus ile ilgili bu konudaki  bağlantıları aramak bile istemiyorum. Çünkü ben ve benim gibi pek çok kişi o süreçte çok üzüldü , kırıldı ve Pardus adını bile duymak istemedi ki hâlâ böyle hissedenlerin olduğunu biliyorum.

2012 Yılı bu belirsizlikle geçerken bazı Pardus severler başka dağıtımlara, bazıları da “yeni” Pardus’a geçiş yaptı geriye kalan kitle ise işimi göremeyecek duruma gelen kadar Pardus’ kullanmaya devam edeceğim derken çok az sayıdaki Pardus sever ise bir iddia ile ortaya çıktı “paketleri güncel tutacağız” Paketleri güncel tutma çalışmaları 2013 başlarında  Pardus’a özgü PİSİ , COMAR, YALI, KAPTAN gibi  teknolojileri kullanacak yeni bir Dağıtım oluşturmaya evrildi.

Tıpkı Pardus’un yıllar önce Gentoo’yu kuluçka dağıtım olarak kullanması gibi Özgün Pardus’un ardılı olan  bu yeni dağıtım da Pardus 2011.2 sürümünü kuluçka dağıtım olarak kullandı ve tıpkı ana rahmindeki bir cenin gibi bir süre sonra kalp atışları duyulmaya başlandı.

PisiLinux

PisiLinux

Yeni Dağıtımın Adı PisiLinux

Bir GNU/Linux dağıtımını diğerlerinden ayıran en önemli özelliği kuşkusuz kullandığı paket yönetim sistemidir.  Özgün Pardus’un en önemli özelliği de elbette diğer dağıtımlardan farklı olarak kendi paket yönetim sistemi olan PİSİ idi bundan dolayı yeni dağıtımın adı Pisi Linux oldu.

Çalışmalar sınırlı sayıda paketçinin çabalarıyla github üzerinde  sürdürüldü.  Paketler gözden geçirildi sürümleri güncel’e çıkarıldı, Pardus hata sistemine girilen yeni paket istekleri baz alınarak yeni paketler eklendi, Yalı içeriği güncellendi, Pisi’ye ihtiyaçlar gözönüne alınarak eklemeler yapıldı. Zahmetli ve uzun bir çalışmanın ardından geçtiğimiz Ağustos ayında ilk kararlı sürümü olan PisiLinux 1.0 yayınlandı.

29 Ekim 2014 günü yani Cumhuriyetimiz’in 91. Yıldönümünde ise güncellenen paketler 300 Mb geçtiği için ilk ara sürüm Pisilinux 1.1  sessiz sedasız yayınlandı. PisiLinux!u meydana getiren bu fedakâr ekip tıpkı iki yıldır yaptıkları gibi çalışmalarına sessiz sedasız devam ediyor…

Geçen iki yılda;

1- Kaderine terk edilen Pisi paketleri güncellediler.

2- Yeni paketleri depoya aldılar.

3- Yeni bir dağıtımı meydana getirdiler.

4- Pisi’ye yeni özellikler eklediler.

5- PisiLinux Topluluğunun temellerini attılar. Bu amaçla proje sayfası, Web Sitesi,  Forum, Hata Takip Sistemi,Yardım Kanalları‘nı hayata geçirdiler.

Bu tip blog yazıları genelde “etkin” destek çağrısı amacıyla yazılır ki ben de daha önce böyle birkaç yazı yazmıştım. Ancak bu sefer öyle değil.

Bu sefer sadece bir son kullanıcı olarak size PisiLinux’u sadece deneme amaçlı da olsa kurun kullanın demek için yazıyorum. PisiLinux 1.1 sürümünü indirin ve  önyargılarınızı bir kenara bırakarak kullanın. Bir bakın eğer işlerinizi yapamayacağınızı düşünürseniz de  kaldırın.  Bu seviyeye gelmiş olan Pisilinux artık sizden sadece kullanılmayı ve hak ettiği değeri görmeyi bekliyor.

Daha önce defalarca Linux dağıtımları kurdunuz kaldırdınız bir kez daha yapabilirsiniz haydi!

Sürüm Çıkış Târihi İndirme Bağlantısı
Pisi Linux 1.1 KDE  29.10.2014
Pisi Linux 1.0 KDE  14.08.2014
Pisi Linux 1.0 LXDE 14.08.2014
Pisi Linux 1.0 XFCE 14.08.2014
Pisi Linux 1.0 Minimal 14.08.2014


26 September 2014

Fedora 20 Adım Adım Laravel Kurulumu


Hepinizin malumu Laravel şu an en popüler php frameworklerinden biri. İnternette Ubuntu için oldukça fazla anlatım mevcut olmasına rağmen Fedora'da oldukça kısıtlı ve eksik. Böyle olunca lamp kurulumundan başlayarak adım adım anlatalım dedik. Hadi başlayalım.

1.LAMP KURULUMU

   1.1 Apache Kurulumu

      Paket Yöneticisi Güncellenir

      #sudo yum update

      Apache web sunucusu kurulur

      #sudo yum install httpd

      Web sunucusu çalıştırılıp kontrol edilir

      #sudo service httpd start

      Tarayıcı'ya http://localhost yazılırsa şöyle bir şey çıkması lazım


     1.2 Mysql Kurulumu

       Mysql Kurulur ve başlatılır

       #sudo yum install mysql mysql-server       #sudo service mysqld start       


       Mysql Güvenli Kurulum betiği çalıştırılır

      #sudo /usr/bin/mysql_secure_installation
     
      Aşağıdaki gibi sorulara cevap verilir.


/usr/bin/mysql_secure_installation: line 379: find_mysql_client: komut yok

NOTE: RUNNING ALL PARTS OF THIS SCRIPT IS RECOMMENDED FOR ALL MariaDB
      SERVERS IN PRODUCTION USE!  PLEASE READ EACH STEP CAREFULLY!

In order to log into MariaDB to secure it, we'll need the current
password for the root user.  If you've just installed MariaDB, and
you haven't set the root password yet, the password will be blank,
so you should just press enter here.

Enter current password for root (enter for none): Burada enter'a basıyoruz
OK, successfully used password, moving on...

Setting the root password ensures that nobody can log into the MariaDB
root user without the proper authorisation.

Set root password? [Y/n] y
New password: 
Re-enter new password: 
Password updated successfully!
Reloading privilege tables..
 ... Success!


By default, a MariaDB installation has an anonymous user, allowing anyone
to log into MariaDB without having to have a user account created for
them.  This is intended only for testing, and to make the installation
go a bit smoother.  You should remove them before moving into a
production environment.

Remove anonymous users? [Y/n] y
 ... Success!

Normally, root should only be allowed to connect from 'localhost'.  This
ensures that someone cannot guess at the root password from the network.

Disallow root login remotely? [Y/n] n
 ... skipping.

By default, MariaDB comes with a database named 'test' that anyone can
access.  This is also intended only for testing, and should be removed
before moving into a production environment.

Remove test database and access to it? [Y/n] y
 - Dropping test database...
 ... Success!
 - Removing privileges on test database...
 ... Success!

Reloading the privilege tables will ensure that all changes made so far
will take effect immediately.

Reload privilege tables now? [Y/n] y
 ... Success!

Cleaning up...

All done!  If you've completed all of the above steps, your MariaDB
installation should now be secure.

Thanks for using MariaDB!

     1.3 PHP Kurulumu

       Php ve gerekli modülleri yüklenir

       #sudo yum install php php-mysql php-mcrypt 
         (mcrypt paketi kurulmazsa laravel kurulumunda hata verebilir)    

     1.4 Sistem Açılış Ayarları

       Aşağıdaki komutları yazarak http ve mysql servislerinin sistem açıldığında otomatik açılmasını sağlıyoruz
        #sudo chkconfig httpd on
        #sudo chkconfig mariadb on



     1.5 Php Testi

       Nano Editörü yüklenir

       #sudo yum install nano
       #sudo nano /var/www/html/info.php

       Açılan editöre aşağıdaki kod kopyalanır

     
             <?php 
             phpinfo(); 
            ?>

        Kaydedilip çıkılır. Apache yeniden başlatılır

         #sudo service httpd restart

        Tarayıcı'ya http://localhost/info.php yazılırsa şöyle bir şey çıkması lazım



2.LARAVEL KURULUMU

  Terminalde şu komutu yazıyoruz

   #sudo curl -sS https://getcomposer.org/installer | php
  

  Composer.phar dosyasını çalıştırılabilir dosyalar klasörüne atıyoruz.

   #mv composer.phar /usr/local/bin/composer

  Html Klasörümüze gidiyoruz

   #cd /var/www/html
   #composer create-project laravel/laravel proje-isminiz
   #cd proje-isminiz
   #composer install
   #cd ..
   #sudo chmod -R 777 proje-isminiz
   
   Tarayıcı'ya http://localhost/deneme/public/ yazdığınızda aşağıdaki ekran gelmesi lazım. Gelmiyorsa SElinux engelliyordur. Kaldırmak için
    #nano /etc/selinux/config 
    Bu dosya içerisinde yer alan SELINUX=enforcing yazan satırı SELINUX=disabled veya permassive olarak değiştiriyoruz  ve dosyamızı kaydediyoruz.


   


14 July 2014

LaborComm 2014’te Düzenlediğimiz Paneldeki Sunuşum


Uluslararası İşçi ve İletişim Konferansı (LaborComm) [1], 2010 yılından bu yana Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi’nin [2] yürütücülüğünde düzenlenen ve bence oldukça önemli tartışmaların yürütüldüğü, dolu dolu geçen bir konferans. Bu yıl 5. kez düzenlendi. İlk kez geçen yıl dinleyici olarak katılabilmiştim LaborComm’a ve birçok oturumda epey bilgi edinmiş, tartışmalardan faydalanmıştım.

LaborComm 2014’ün teması, geçtiğimiz birkaç yılda dünyada ve Türkiye’de ortaya çıkan direniş hareketlerinin etrafında şekilleniyordu. Çağrı metninden [3] alıntılayacak olursam:

“Geçtiğimiz birkaç yıl tüm dünyada ve Türkiye’de toplumsal hareketlerin yükseldiği ve bu çerçevede iletişim ve iletişim ağlarının önem kazandığı bir dönem oldu. Egemenler interneti artık sadece yeni birikim stratejilerinin ayrılmaz bir parçası olarak değil, aynı zamanda kendi egemenliklerine yönelen büyük bir tehdit olarak da görmeye başladılar. Bu çerçevede internet üzerindeki izleme faaliyetlerinin giderek tırmandığı açığa çıkarken, internetin sınırlandırılmasına yönelik düzenlemeler de giderek daha fazla gündeme geliyor. Ancak diğer yandan internet üzerindeki görece özgür alanların sınırları genişliyor ve buralardaki iletişim ve örgütlenme kent meydanlarında somutlaşıyor. LaborComm 2014, bu alanda yaşanan deneyimlerin bilgisini üretmeyi ve ileriye dönük olarak emeğin ve iletişimin özgürleşim olanaklarını değerlendirmeyi amaçlamaktadır. Bunun yanı sıra düzenlenme amacına uygun olarak iletişim ve emeğin kesiştiği tüm alanlara ilişkin çalışmaları beklemektedir.”

Tahmin edilebileceği gibi, Gezi Direnişi ile ilgili epeyce bildiri vardı, programdan da görülebilir. Biz de, hem Gezi Direnişi’ni, hem de özgür yazılımı, özgür İnternet’i ve özgür iletişimi önemseyen 4 bilişim emekçisi (İzlem Gözükeleş, Taylan Özgür Yıldırım, Oktay Dursun ve ben) olarak bu yıl konferansta bir panel düzenlemeyi önerdik. Konferans yürütücüleri fikre olumlu yaklaştılar ve böylelikle konferansın kapanış oturumunu kapmış olduk. Oturum başkanımızın da şu an iletişim alanında akademik çalışmalarını yürüten ama özünde bizler gibi bilgisayar mühendisi olan Doç. Dr. Funda Başaran Özdemir olmasıyla biraz daha rahatladık 🙂

Panelimizin başlığını “Direniş Kendi İletişim Kanallarını Oluştururken; Özgürlük, Yazılım, İnternet ve Emekçiler” olarak belirledik, her birimiz konunun farklı birer boyutunu ele almaya çalıştığımız birer sunuş yaptık. Sunuşların ardından salondan gelen soru ve katkılarla da tartışmayı genişlettik. Hem bizlerin izlenimi, hem de panel sonrası dinleyicilerden gelen geri bildirimlere dayanarak söyleyebilirim ki güzel bir panel oldu.

Konferansın bildiri kitapçığı şu anda hazırlanma aşamasında. Önümüzdeki birkaç hafta içinde yayımlanmış olacak sanırım, konferans web sitesinden e-kitap olarak da indirilebilecek. Bizim paneldeki sunuşlarımız konferansın diğer oturumlarındaki gibi akademik bildiri niteliğinde değildi, ama yine de panelde konuşulanların da bildiri kitapçığında yer almasının güzel olacağını söylediler bize. Ben de toparlayabildiğim kadarıyla yaptığım sunuşu genel hatlarıyla kısa bir metinde aktarmaya çalıştım. Aşağıda o metni bulabilirsiniz.

Panelde ilk sunuşu ben yapmıştım ve özgür yazılımı neden bu kadar önemsediğimizi kısıtlı zamanda hızlı biçimde anlatmaya çalışmıştım. Yaptığım sunuşun içeriğinin büyük bir kısmı, bir süredir farklı etkinliklerde yaptığım “Her Yer Linux Her Yer Özgür Yazılım” sunumumla[4] çakışmakla birlikte, o sunumda yer verip burada anlatmadığım ve burada olup onda olmayan bazı kısımlar da var.

Özgür Yazılımı Neden Bu Kadar Çok Önemsiyoruz?

Richard Stallman’ın bundan yaklaşık 30 yıl önce başlattığı özgür yazılım hareketi, artık başladığı noktanın çok ilerisinde. İnternet’in sağladığı yayılma olanağının da katkısıyla bugün dünyanın her yerinde çeşitli özgür yazılımları geliştiren, yaygınlaştıran, yerelleştiren, paylaşan ve kullanan insanlar, şirketler ve hatta devletler bulunuyor. İnternet’e bağlı herhangi bir cihazı kullanan bir kişi, kendi kullandığı yazılımlar özel mülk yazılım olsa bile bağlandığı web sitesi özgür yazılımlar aracılığıyla hazırlandığı ve sunulduğu için dolaylı yoldan da olsa özgür yazılımları kullanmış oluyor. Teknik yeterlilikleri ve üstünlükleriyle özgür yazılımlar bilişim alanında kolaylıkla vazgeçilemeyecek bir yer edinmiş durumdalar.

Öte yandan, özgür yazılımı bu kadar çok önemsememizin ve her fırsatta öne çıkarmamızın sebebi sadece sunduğu teknik olanaklardan kaynaklanmıyor. Tarihçesi, ortaya çıkış gerekçeleri ve gelişim süreci ele alındığında özgür yazılım meselesi, teknik bir tartışma olmanın çok ötesinde, politik bir mesele olarak karşımızda duruyor. Özgür yazılım hareketini başlatan ve günümüzdeki en önemli temsilcilerinden biri olan Richard Stallman, çeşitli söyleşilerinde bu durumu şöyle dile getiriyor:

“Özgür yazılım, sadece teknik bir mesele değildir. Aynı zamanda etik, sosyal ve politik bir meseledir. Sadece bilişim alanında çalışanları değil, toplumun her kesimini ilgilendirir. Düşünce özgürlüğü, ifade özgürlüğü, kişisel bilgilerin gizliliği gibi konularla doğrudan ilgilidir. ”

Richard Stallman’ın çizdiği bu çerçeve, aslında epey geniş bir alanı tarifliyor olsa da, politik bir mesele olarak özgür yazılımı bireysel ve toplumsal özgürlükler bağlamında tartışmanın tek başına yeterli olmadığını düşünüyoruz. Elbette özgür yazılımların yazılım alanında üretici ve tüketiciler olarak bizlere sağladığı özgürlükler çok büyük önem taşıyor, özellikle de çokuluslu yazılım ve donanım tekelleri ile devletlerin bu özgürlüklerimize saldırılarını yoğunlaştırdıkları bir dönemde olduğumuzu göz önünde bulundurduğumuzda var gücümüzle savunmamız gereken bir mevkide bulunuyorlar. Fakat özgür yazılımı politik bir mesele olarak tartışırken, çok daha temelde olan ve aslında bu özgürlüklerin de kaynağını oluşturan, özgür yazılımların hem üretim hem de tüketim süreçlerini de doğrudan etkileyen bir noktayı ele almak istiyoruz: Kamusal mülkiyet. Eğer özgür yazılımlarla özel mülk yazılımları birbirinden net bir şekilde ayırt edebiliyorsak bunu sağlayan şey teknik özellikler değil, üretilen yazılımın ve kaynak kodunun mülkiyetinin kime ait olduğudur. Özgür yazılım hareketi, hem üretilen bir ürün olarak yazılımın, hem de o yazılımın üretilmesini sağlayan üretim aracı olarak kaynak kodlarının mülkiyetini topluma vermesiyle bir devrim yapmıştır. Yazılımın ve kaynak kodunun mülkiyetinin toplumsallaştırılması; yazılım geliştirme pratiklerinden paylaşım yöntemlerine, yazılımların çoğaltılma (kopyalanma) özgürlüğünden istenilen amaç doğrultusunda özelleştirilebilme ve kullanılabilme özgürlüğüne kadar tüm üretim ve tüketim süreçlerinin piyasa ekonomisi koşullarından bambaşka koşullarda şekillendirilebilmesine olanak sağlamıştır. Böylelikle hem bireysel ve toplumsal özgürlüklerimiz korunabilmiş, hem de özgür yazılımlar özel mülk yazılımlar karşısında birçok teknik üstünlüğe sahip olabilmişler ve yaygınlıklarını artırabilmişlerdir.

Politik bir mesele olarak özgür yazılımı ele alırken dikkate aldığımız önemli noktalardan bir başkasını da özgür yazılım hareketinin ortaya çıkış süreci bize anlatıyor. Bu nokta, özgür yazılım hareketinin, yazılımın metalaşmasına karşı geliştirilmiş bir hareket olmasıdır. 1970’li yıllara kadar, Richard Stallman’ın da aralarında bulunduğu yazılım geliştiriciler (hacker’lar) geliştirdikleri tüm yazılımları birbirleriyle paylaşmakta, böylelikle hem birbirlerinden öğrenmekte hem de çözülmüş bir sorunu tekrar çözmekle uğraşmak (“tekerleği yeniden keşfetmek”) zorunda kalmamaktadırlar. Yazılımların ticari olarak alınıp satılması yaygın değildir, bilişim alanında sadece donanım bir masraf kalemi olmaktadır. Ancak 1970’li yıllardan itibaren bu durum değişmeye başlar, yazılımın da parayla alınıp satılabileceği fikri yaygınlaşır ve birçok yazılım firması kurulur. Bunun yanı sıra, bu firmalar ürettikleri yazılımların kaynak kodlarını “ticari sır” oldukları gerekçesiyle paylaşmamaktadırlar. Bütün bunlara duyulan tepki, özgür yazılım hareketinin başlatılmasında tetikleyici olmuştur.

Özgür yazılım hareketinin uygulamaya koyduğu önemli özelliklerden birisi, hem kamusal mülkiyetle hem de hareketin metalaşma karşıtı niteliğiyle bağlantılı olan, “üretimde özgürlük, tüketimde eşitlik” ilkesidir. Özgür yazılımların mülkiyeti topluma ait olduğu için toplumun her bireyi özgür yazılımlar üzerinde aynı haklara sahiptir ve onları dilediği şekilde kullanma (tüketme) özgürlüğü vardır. Dolayısıyla tüketimde eşitlik sağlanmıştır. Öte yandan, yazılımı kullanma karşılığında bireylerden herhangi bir karşılık beklenmez. Üretim sürecine katılıp katılmama konusunda her birey kendisi karar verebilir ve üretime katılmayan bireyler, tüketim haklarını kaybetmezler; üretime katılan bireylerle hâlâ eşit tüketim hakkına sahip olurlar. Üretime katılmak isteyen bireyler ise bu özgürlüklerini istedikleri zaman kullanabilirler çünkü üretim aracı olan kaynak kodlarının mülkiyeti topluma aittir, onlar da bu kaynak kodlarını kullanarak istedikleri şekilde yazılım geliştirebilirler.

Özgür yazılım üzerine bugüne kadar yapılan sosyal araştırmaların bir kısmı, üretime katılan yani özgür yazılımları geliştiren ve diğer yollarla (çeviri, test, hata bildirimi vs.) bunlara katkı sağlayan bireylerin neden bu sürece katıldıkları sorusuna odaklanmıştır. Piyasa ekonomisi şartlarının geçerli olmadığı bir ortamda, bireyleri çalışmaya ve üretime yönlendiren sebepler birçok kez sorgulanmıştır. Bu araştırmalar sonucunda ortaya konan birkaç sonuca kısaca değinelim. Bunlardan biri, özgür yazılım toplulukları arasında bir “hediye ekonomisi” oluşmasıdır. Bir başka sonuç, bazı bireylerin “kendilerini kanıtlama” güdüsüyle üretim sürecine katıldıklarıdır; özgür yazılımlar kamusal alanda (İnternet) geliştirildiği için bu bireyler burada bireysel teknik becerilerini sergilemekte ve piyasa ekonomisinin geçerli olduğu yazılım geliştirme süreçlerinde (özel mülk yazılım üreten şirketlerde) iş bulma şanslarını artırmaktadırlar. Bir grup yazılım geliştirici ise, öğrenme ve merak güdülerini tatmin etmek amacıyla üretim sürecinde yer almaktadırlar; zihinsel emeğin ortaya konduğu yazılım geliştirme pratiğinde sıklıkla çeşitli “bulmaca”larla karşılaşılmakta, bireyler bu bulmacaları çözmekten zevk almaktadırlar. Tüm bunların yanı sıra, bazı bireyler de toplumsal çıkarları gözeterek özgür yazılımların geliştirilmesine katkı sağlamaktadırlar. Elbette saydığımız bu gruplar birbirlerinden homojen olarak ayrışmamakta, üretime katılan bir birey bu gerekçelerden birkaç tanesini sahiplenebilmektedir.

Özgür yazılımların geliştirilmesi aşamalarında kullanılmakta olan ve zamanla çeşitli gelişmeler göstermiş olan üretim pratikleri, ağırlıklı olarak meselenin teknik yönü ile ilgiliymiş gibi görünse de, esasen özgür yazılımın politik yanıyla doğrudan ilişkilidir. Özgür yazılımların tamamına yakını İnternet üzerinde, kamuya açık platformlarda geliştirilmektedir. Sadece geliştirilen yazılım ve yazılımın kaynak kodları değil, aynı zamanda tartışma ve karar alma süreçleri de kamusal erişime açık olarak yürütülmektedir. Bir özgür yazılımın geliştirilmesine katkı veren, yani üretim sürecine katılan bireyler, e-posta listesi ya da forum benzeri iletişim ortamlarında yazılım geliştirme süreci ile ilgili fikir alışverişinde bulunurlar ve bu iletişim ortamlarının arşivleri kamusal erişime açık olarak İnternet ortamında saklanır. Böylelikle üretim sürecine katılmayan bireyler de yürütülen tartışmaları izleyebilir, zaman zaman da çeşitli şekillerde kendi görüşlerini ifade edebilirler. Tüm bu özellikleriyle özgür yazılım geliştirme sürecinin oldukça verimli işleyen bir kolektif üretim süreci olduğu söylenebilir.

Özgür yazılımın, burada kısa kısa ele almaya çalıştığımız bu özellikleri, bu hareketin 30 yılı aşkın süredir adım adım ilerleyen ve büyük başarılar kazanan bir hareket olmasını sağlamıştır. Etkileri sadece bilişim alanıyla sınırlı kalmamış, özgür yazılımın başarısından etkilenen başka birçok alanda benzeri özellikleri taşıyan örnekler ortaya çıkmıştır. En basit ve akla gelen ilk örneği, özgür yazılım geliştirme sürecine benzer bir üretim süreciyle kolektif bilgi birikiminin oluşturulduğu Wikipedia projesidir. Benzer şekilde sinema, müzik, edebiyat gibi alanlarda çeşitli yansımaları olmasının yanı sıra, bilişim sistemlerinde kullanılan çeşitli donanımların kolektif biçimde üretilmesini ve bu alandaki tekellerin ortadan kaldırılmasını amaçlayan hareketler de ortaya çıkmaya başlamıştır.

Altını çizmeye çalıştığımız şekilde, özgür yazılım meselesi bir “politik mesele” olmayıp sadece bir “teknik mesele” olsaydı, tahminimizce şimdiye kadar çoktan sonlanmış bir durumda olurdu ve hepimiz özel mülk yazılımlara muhtaç olurduk. Bilişim ve iletişim teknolojileri hayatımızın her alanına nüfuz ederken, birer bilişim ve iletişim tüketicisi ve üreticisi olarak bugün sahip olduğumuz bazı bireysel ve toplumsal özgürlüklerimizi de çoktan kaybetmiş, ya da tıpkı Gezi Direnişi’nde olduğu gibi bunları savunmaya çalışıyor olabilirdik. Panelimizin ana konusuyla özgür yazılımın birbiriyle ne kadar içli dışlı olduğunu anlamak için, özgür yazılımı anlatırken sıklıkla kullandığımız bazı anahtar sözcüklere bitirirken değinmekte fayda var: “Özgürlük”, “Paylaşmak”, “Dayanışma”, “Kamusallılk”, “Kolektif üretim”, “Eşit tüketim”. Gezi Direnişi’ne baktığımızda, aynı anahtar sözcüklerin orada da meselenin kalbinde olduğunu görebiliyoruz.

adilga

[1] http://laborcomm.org/

[2] http://ilef.ankara.edu.tr/

[3] http://laborcomm.org/cagri-metni-2014/

[4] İlgilenenler LKD Seminer Çalışma Grubu sitesindeki Seminer Notları sayfasında bulabilirler:

http://seminer.linux.org.tr/seminer-notlari/